Edebiyat Deyince Edebiyat_Deyince24 Kasım Öğretmenler GünüAbdülkadir GülerAl YazmalımAv İzindeBinlerce SusamBulutlar PusudaÇanakkale İçindeÇekirgelerCeylan GözlümFoto AlbümKüçük AdamlarMustafa Kemal YılmazNazlı ÇiçeğimÖmür GeçintisiRahatlamakSaatiniz Kaç?Senin İçinÜçüncü Günün ÖğlesiYaşar Çağbayır

Çanakkale İçinde

EDEBİYAT DEYİNCE

EDEBİYAT DEYİNCE

ŞEHİTLER ANITI SÖKE

ŞEHİTLER ANITI SÖKE

YAHYA ÇAVUŞ ANITI

ÇANAKKALE DESTAN DESTAN, Yeni Site Bir Tık Ötede.

resim_14_.jpg

resim_20_.jpg

resim_25_.jpg

BOUVETZ BATARKEN

BOUVETZ BATIRILIŞTAN AZ ÖNCE

SONUN BAŞLANGICI

Kişioğlunun gözünü hırs bürüyünce, salkım salkım kızıl güllerin açar açmaz olduğu çağda, yavruların atasından koparıldıkları zamanda, yıllardan takvimlere bir tarih düştü: 1915, 18 Mart Perşembe.
Anlayacağınız, yiğitlerin harman olduğu gün. O gün, bütün günlerden başka bir gündür. Güzelim tan vaktinden evvel, gece yarısının dönüm noktasından az sonra, ıslak ve yürek dondurucu bir hava, bütün Çanakkale'yi sarmıştı. Göz, gözü görmüyor. Nusret Mayın, mavi sularda ağır ağır yol alıyordu. Geminin bütün ışıkları karartılmış, tayfalarda ses soluk kesilmişti. Çünkü zor ve gizli bir görev, sızıltısızca yerine getirilmeli, Boğaz, mayınlanmalıydı.
Deniz, hafif dalgalı. Akıp giden, kabarıp yükselen sularda binlerce ışık benekleri, bir o yana, bir bu yana oynaşıyor. Gece, korkunç bir sessizliğe bürünmüş. Rüzgâr, serin serin esiyor. Güvertede iki genç, serdengeçti bahriyeli yan yana durmuş, çok az konuşuyor, besbelli büyük şeyler düşünüyorlardı. Kor ateş gözlü, yiğit yürekli Binbaşı Nazmi Bey, korkunç sessizliği yırttı:
- "Bre Hakkı! Kuzucuklarımız var, denize dökülecek, kâfire kanlı yatak olacak. Uyanık ol, beni gözle kâfir kalleşliğinden."
Koçaklardan bir civan, Yüzbaşı Hakkı Bey, yerinden doğruldu. Tez cevapladı:
- "Gönlün ferah, yüreğin korkusuz ola, binbaşım! Canım sana kurban. Biz, bu vatanın kuluyuz. Ya ölürüz, ya da bir karış toprak vermeyiz kara dinliye. Vakit ilerliyor. Helâlleşelim."
Sarılıp koklaştılar. Helâllik alıp verdiler. Gecenin suya da düşürdüğü karanlığı yara yara, mavi sularda süzüle süzüle, büyük amaçlarına doğru yol almaya başladılar.
Cevat Paşa, yine Alamanlarla tartışıyordu. Nusret Mayın'dan beklediği haberi alınca, tartışmayı kesti attı. Söyledi:
- "Evet, toplarımız hantal. Ateş açıları dar. Menzilleri kısa. Vinçleri de kırık. Askerlerim, yiğit oğullarım; mermileri omuzlayarak yüklemek zorunda. Bütün bunlar, bizce de biliniyor. Ama, elde bulunanla yetinmek gerek, değil mi? Unutmayınız ki biz Türkler, silahla değil, göğsümüzü dolduran imanla dövüşürüz."
Doğru söze ne denir? Ya boyun eğilir, ya gönül verilir, ya da zora çekilir. Alamanlar da gönül verdiler, boyun eğdiler. Cevat Paşa, elindeki zarfı özenle yırtıp açtı. Nazmi Bey ile Hakkı Bey'in, verilen görevi yerine getirmiş olmalarına sevindi. Kendine olan güveni arttı. Yiğit gözleriyle, kor ateşli gözleriyle uzun zaman uzaklara, daha da uzaklara baktı, baktı. Gönlüne ilâhî bir ışık doğdu. Hâlâ lüzumsuz tartışmaya kendilerini kaptıran Alamanlara, bu işin çözümlendiğini kavramaz Alamanlara, boş verdi.
Nasıl olsa, az sonra, alaca tan atacak, ortalık kızıl kana boyanacaktı. Koç yiğitler, dahi serdengeçti kullar dövüşecek, can verip şan kazanacak, namlanacaklardı.
Cevat Paşa, gönlündekini dudaklarına döktü, mırıldandı:
- "Tanrı, bizimle beraberdir."
Sanki, yeri göğü tutan, bütün dünyayı dolduran yiğitler, Çanakkale aslanları, hep bir ağızdan haykırdılar:
- "Tanrı, bizimledir paşam!"
Meşhur meseldir: Su uyur, düşman uyumaz. El, adama aman vermez. Bütün koçlar, koçaklar, gece demez, gündüz demez, hazırlıklarını tamam ede koysun da, kara dinlilerin eli, armut mu devşirsin? Onlar da bir murat, bir umut üzerindedirler.
Amiral Robeck, ak üstüne kara yazı yazıp, iki sözünü bir ederek, Çörçil'e haber ulaştırır:
- "İstanbul için, daha şimdiden düştü diyebilirsiniz!"
Şafakla birlikte, Osmanoğlu'nun değme yiğitleri, tek başına kaleler fetheden, hisarlar yıkan, ordular bozan yiğitleri, uyandılar. Güzelim güneş ışıkları, mavi sularla oynaşırken, ezan seslerinin Tanrı adını çağırmaya başladığı çağda, varıp namaza durdular. Ulu Tanrı için secdeye vardılar. Bu topraklar için, şehitlik gömleğini giymeyi dilediler.
Gün batımından, gün doğumuna kadar karargâhta kalan Cevat Paşa, dışarı uğradı. Pilot Cemil Bey'i istedi. Koşup haber ilettiler, çağırdılar. Geldi. Emri, ikiletmedi. Bez kanatlı keşif uçağına bindi. Karşı yatan, aşılmaz sanılan kara dağları aştı. Döndü, geldi. Gördüklerini rapor etti.
Biraz sonra büyük bir kıyâmet kopacaktı. Etraf toz duman içinde kalacak, top sesleri, yiğit naraları, gök kubbeyi sarsacaktı.
Düşman armadası Çanakkale Boğazı'na doğru yol alıyor, korkusuzca ilerliyordu. Başı, "Queen Elizabety" çekiyordu. Bizim tabyalarımızda ses, soluk yoktu. Herkes tarihî sorumluluğunu biliyor, kopacak fırtınayı bekliyordu.
Düşman gemileri, Karanlık Liman'a girdiler. Toplarını, Türk tabyalarına çevirdiler. Alçıtepe'yi topa tuttular. Artık, gökler bile ateş yağdırıyor, Karanlık Liman cehenneme dönüyordu. Çanakkale yanıyor, Hamidiye Kışlası ve Kilitbahir'den, yer yer alevler yükseliyordu.
Nedense Türk tabyaları, susuyordu.
Yalnızca koç yiğitlerimiz, ak saçlısından, körpe bıyıklısına kadar, kurulmuş birer zemberek gibiydiler. Vakit tamam olunca boşanacaklar, ateş kusacaklar, kara dinli kâfirleri, analarından doğduklarına pişman edeceklerdi.
Amiral Robeck, göğü saran kara dumanlara baktı. İlk defadır aldandı. Gülüşen komutanlarına;
- "Taş, taş üstünde bırakmadık ki... Gayret, şövalyelerim! Gün kararan çağda, İstanbul'dayız." dedi.
Elini şaraba götürdü, aldı. Dudağına değdirdi. Zafer sevincinin sarhoşluğuna varmak diledi. Kendini de besbelli, Bizans Fatihi olarak düşündü.
Bu sırada güneş yükselmişti. Türk topları, ateş kusmaya başladı. Görklü Tanrı'nın övüp yarattığı, koşa badem ağızlı kızların, al kınalı gelinlerin sevmeye doyamadığı, ak pürçekli anaların dualısı, kor ateş ağızlı koç yiğitlerimizin attığı tek mermi, boşa gitmez oldu. Kara dinli kâfirler irkilip doğruldular. "Hurra, hurra!" diye çağırdılar. Kumanda köprüsünde demlenen Amiral Robeck, can tatlısını bildi, telaşlandı. Fransızları aşağıladı:
- "Niye İngilizler gibi savaş hattına girmiyorlar? Niye geri duruyorlar?"
Fransızlara işaret verip çağırdı. Rumeli kıyılarını tutmalarını öğütledi. Frenk savaş gemisi "Bouvet" ve diğerleri, denileni işlediler. Adı geçen kıyılara yanaştılar.
Bu defa, Mesudiye tabyalarımız ateş kustu. Koç yiğitlerimiz, "Allah, Allah!" diye çağırdılar. Hepsi güçlerinin doruğuna çıkmış, top mermilerini omuzluyor, ateş kusan ejderhalara yem hazırlıyorlardı. Çanakkale Boğazı, cehennem yerine dönmüştü.
Topçu eri Kara Seyit, tetikteydi. Frenk gemisini gözlüyor, hiçbir hareketini kaçırmamaya çalışıyordu. Bouvet, menzile girmiş, vakit tamam olmuştu. Kara Seyit, "Bismillah" deyip, "Allah!" diye nara çaldı. Topu ateşledi. Mermi, havada ıslıklar çalarak yükseldi. Bouvet'in güvertesinde patladı. Ortalık, anacık babacık gününe döndü. Gemi, yan yattı. Kıyıya doğru sürüklenmeye başladı.
Kara Seyit sevindi, güldü. Topunun namlusunu öptü, sırtını okşadı. Atışa devam etti. Artık beklenen saat gelmiş, Bouvet, Nusret Mayın gemimizin döktüğü mayınlardan birine çarpmıştı. O anda, bütün Boğaz sarsıldı. Birbiri adına patlayan mayınlar, Boğaz'ı, yangın yerine çevirdi. Tabyalarımızdan "Allah, Allah!" sesleri yükseldi. Zafer davulları dövülmeye başladı. Bouvet, sulara gömüldü.
Amiral Robeck, yerinde duramıyor, âdeta tepiniyordu. Küpeşteye vurduğu yumruklarıyla da kinini kusuyordu. Telaş, korku ve şaşkınlık, bütün kara dinlileri sarmış, sarsmıştı. Amiral durmadı, mayın subayını çağırttı. Oracıkta kurşuna dizdirdi. Sordu:
- "Hani, körfez mayından temizlenmişti? Hani, daha dün gece, temiz raporu verilmişti? Nereden çıktı bu mayınlar? Kim döktü, nasıl döktüler?"
Çanakkale yanıyor, karşılıklı top ateşleri devam ediyordu. Rumeli kıyıları, düşman armadasına mezar olacaktı. Bu arada, iki düşman gemisi daha ağır yara aldı. Bunlardan "Goulais", Tavşan adaları önünde karaya oturdu.
Can tatlısı kaygısına düşen düşman gemileri, kumanda zincirinden çıkmışlar, Türk topçusunun ateşinden korunmak için, bir o yana, bir bu yana dağılıyor, kaderin elinden kurtulmak istiyorlardı. Mayınlar ateş fışkırıyor, "İrresistible" ve "Ocean" adlı gemiler infilâk ediyor, ağır yaralı olan "İnflexible" kaçıyordu.
Artık, düşmanda panik başlamış, "Hurra, hurra!" naraları da duyulmaz olmuştu. Düşman armadası perişandı. Amiral Robeck de çareyi, kaçmakta buldu. Durmadı, hemen Ege'ye açıldı.
Gün batıyordu. Amiral, belki de hayatının en acı telgrafını, Çörçil'e çekmeye hazırlanıyordu:
- "Çanakkale geçilmez."
Karşı yatan kara dağlar karardı. Cehennemî sesler kesildi. Kızıl gün, dağların ardında kayboldu. Tabyalarımızda bir bayramdır alıp gidiyor, günün yiğitleri övülüyordu. Yakılan meydan ateşlerinin etrafında toplanan koçaklar, koç yiğitler sevinç içindeydiler.
Cevat Paşa, bütün yardımcılarıyla birlikte koptu, doğrulup geldi. Nusret Mayın kahramanları Nazmi ve Hakkı Beyler sökün edip geldi. Cemal Bey de, yerinde duramadı, koştu geldi. Topçu eri Kara Seyit, coştu geldi. Sırmalı paşalar, sırmasız erler, nice nice koç yiğitler duydu geldi.
Mehter vuruldu, peşrev başladı. Kıt kanaat, elde bulunanlarla yetinilip, değme bir şölen verildi. İki koç meydana çıkıp, nara atıp güreş tuttular. İkisi de yiğit mi yiğit, pazusu güçlü, yürekleri iman dolu idiler. Bir türlü yenişemediler. El sıkışıp ayrıldılar.
Cevat Paşa, yerinden doğruldu. Bütün gözler, ona çevrildi. Herkes susup bekleşti. Paşalarına kulak verdiler. Cevat Paşa;
- "Oğullarım, şahbaz yiğitlerim, koçlarım! Tanrı, sizi kutladı. Biz dahi kutlarız. Duyanlar, işitenler de kutlasın. Ulu Tanrı'm günahlarınızı, adı güzel Muhammet'e bağışlasın. Varın siz, eğlenmenize bakın." dedi.
Ayak sürdü. Yardımcıları ve şaşkınlıklarını henüz daha yenemedikleri anlaşılan Alamanlar da, kalkıp doğruldular, peşi sıra yürüdüler.
Ozanlar saza düzen verip, tellere mızraplarını vurdular. Bu yiğitlik destanı unutulmasın istediler. Derleyip toparlandılar, dediler:
- "Çanakkale içinde toplar atılır,
Yiğitler harman olur, safa katılır.
Gün döner, akşam çöker, tüfek çatılır
Kuşlar yuvaya döner, Tanrı çağrılır."
Velhasıl, söz özünden kavranır, yiğitler kutlanır, bu destan düzülür. Adsız yiğitlerimiz, dünya durdukça anılsınlar, Çanakkale aslanları unutulmasınlar.

El, adama aman verir mi?
Vermez.

Hele bu, Fransız köpeği, İngiliz domuzu olursa, olmaz olsun, daha iyi. Kara dinli azgın kâfir, ne dur bilir, ne durak. Ne halden anlar, ne dil bilir. Bir yol tutturur, o yolda ayak direr, kör olasıca inadını da sürdürür gider. Demem odur ki, kuduz köpekle yoldaşlık olmaz. Fransızla İngiliz, bu ikisi, işte bu cinstendir. Çanakkale'nin geçilmez olduğunu anlamalarına rağmen, kör inatlarından vazgeçmediler. Yeni yollar aramaya koyuldular.
General Hamilton, bu iş için görevlendirildi. Mondros Limanı'na çıktı, geldi. Adamlarını toplayıp, konuşup görüştü. Kuvvetlerini güçlendirdi. Belli ki, 18 Mart'ta kırılan gururlarını, onarmak dileğindeydi.
General, yerinden kalktı. Karşı yatan kara dağlara, uzun uzun baktı. Yaya askerlerinin başı olan general Hunter'i istedi. Çağırdılar. Hunter geldi, selâm verdi, gösterilen yere oturdu. İki general baş başa verip, Gelibolu Yarımadası haritalarını incelediler. Bazı yerleri de işaretlediler. General Hamilton söyledi:
- "İngiliz ırkının güvencesi Hunter. Hünerini biliriz ve dahi seni takdir ederiz. Bütün ikmâllerimiz tamamlanmıştır. Takviye kuvvetlerimiz de gelir olmuştur. Türk'ü yuvasında öldürmek, Rus yoldaşlarımıza yardım götürmek gerektir. Yarımadaya yapılacak çıkarmalara hazırlıklı olmanı dilerim."
General Hunter, cevapladı:
- "Hazırlıklarımız tamamdır, general. Gönlünüz ferah olsun. Bizden ve de görevimizden yana kaygılı olmayasınız."
Hemen bütün nisan ayı, her iki taraf için de bir bekleme, yeni durum ve şartlara uymaya hazırlık yapma devresi oldu. Gelibolu'da siperler kazıldı. Alaman mareşali Liman Von Sanders Paşa, ordularımızın komutasını aldı. Düşman denizaltıları, Boğaz'ı zorlayıp Marmara'ya çıkmak istedilerse de, içlerinden biri Kepez'de karaya oturdu. Biri esir alındı. Biri de Şarköy önlerinde batırılıp saf dışı edildiler.
Ayın son günleri gelip çattı. Bütün tabyalarımızdaki gâzi dervişler, el tetikte bekliyorlardı. Mehmet oğlu Yahya Çavuş, kalkıp yerinden doğruldu. Adsız Bey'i diledi. Bu-lup Yahya Çavuş'un dediğini bildirdiler. Adsız Bey, ayak diretmedi, koştu geldi. Yahya Çavuş sordu:
- "Bre karındaşım, kardeşim Adsız Bey! Görüp bilmez misin neler oldu? Hangi cehenneme gittin ki ortalıkta görünmezsin?"
Adsız Bey ikiletmedi:
- "Bre bilip bilmez, ne söylenirsin? Varsa bir dileğin, nedir söyle? Olan nedir? Niçin kıyâmet koparırısın?"
- "Görmez misin, kara dinli düşman gelip kapımıza dayanmış. Kardeş Adsız Bey, ortalıkta yok. Bir kılavuza ihtiyacımız var. Adsız Bey'i ararız. Yok, yok! Gözün mü yıldı, kalbine korku mu çöktü, ne?"
Adsız Bey, kendisine atılan taşın altında kalacak değil ya? Almış sözü, uzatmamış, ozan diliyle söylemiş:
- "Kılavuzun olurum, olurum ya, şimdiye kadar korktuğumuz görülmüş müdür? Kara dinli kâfir düşman, isterse kudursun. Elbet her derdin bir çaresi vardır. Düşün bir kere: Şunca zamandır bunca yol, hiç de yolcusuz kaldı mı?"
Yahya Çavuş sevindi, güldü. Adsız Bey'e sataşmak, onu taşlamak, bu cehennem yerinde kendisi için tek eğlence idi. Yahya Çavuş, ne kadar sözünü tartıp ölçer, öyle söylerse, Adsız Bey de aynısını eylerdi. Bunca savaş görmüş, nice nice kâfir kafası doğramış bu iki yiğit de, birbirlerinin sözlerinden hoşlanırlar, barış zamanlarında veya kavgasız geçen günlerinde atışır, taşlaşırlardı. Mangalarının güvencesi idiler. Yahya Çavuş, iki at diledi. Yardımcıları varıp getirdiler. Kara koç atlar, yerinde duramaz oldu. Süvarilerini sırtlarına alıp şahlanmak ve dahi uçmak diliyor gibi bir halleri vardı. İki koçak atlanıp, at sürdüler. Gün, neredeyse kararmak üzereydi. Yine gün devrilecek, karşı yatan kara dağlar, aşağılarda uzanan zümrüt ovalar, koyu karanlık altında yatıp kalacaktı. Adsız Bey, konuşmak isteğiyle sordu:
- "Hayrola Yahya Çavuş? Nedir bu senin bizden gizlediğin? Öğrenmek istediğin?"
Yahya Çavuş, kara koç atını yavaşlattı, söyledi:
- "Bir gizlimiz kapaklımız yoktur, belli bil. Gün, tekin değil. Düşman tekin değil, bilmiş ol. Bu sessizlik, yaman bir sessizliktir. Isıracak köpek dişini göstermez, der atalarımız. Şu kara dinli azgın kâfirin hali budur. Nice işle uğraşır, varıp öğrenmek isteriz."
Uzun zaman Seddülbahir sırtlarında at koşturup, Ertuğrul koyu açıklarında durdular. Ege'de, hemen bine yakın, türlü türlü bayraklı nice kâfir gemisi görüp işi anladılar.
Yahya Çavuş, Adsız Bey'e seslendi:
- "Gördün mü neler oluyor? Kara dinli boş oturmaz. Kara dinli tekin değildir diye, karavana atmamışız. Gönlümüze doğan işin gerçeğini dile getirmişiz, bilesin. Yollarımız burada ayrılacak. Ben tabyaya dönüyorum. Gâzilerimize haberi iletmem gerek. Sen, burada kalacaksın. Düşmanı gözleyebildiğin kadar, var gözle. Sakın gaflete düşüp de uyuyup kalayım deme. Yarın sağ kalırsam, bil ki sana da can tatlısının ne olduğunu öğretirim. Kalın kafanı doğram doğram ederim."
Adsız Bey, bıyık altından gülüp söylemiş;
- "At martini bre Debreli Hasan, dağlar inlesin!"
Kim bilir hangi hasretlisine kavuşmak için sabırsızlanan güneş de, karşı yatan kara dağların ardında birdenbire kayboldu. Yahya Çavuş, tabyaya geri döndü. Adsız Bey, kara koç atını, emin bir yere bıraktı. Vardı, bir koca ağacın dibine oturdu. Baktı, gördü. Kesesinde dünkü talimde dağıtılan tütünden bir miktarı duruyordu. Tuttu, bir tütün sarıp yaktı. Uzun uzun dumanını ciğerlerine çekti. Düşündü. Yarın, yaman ve kanlı bir gün olacak. Nice gâziler, alp erenler, kara koç yiğitler, analarının kıyamadığı, eli kınalı yavuklularının doyamadığı koçaklar, şehitlik şerbetini içip Tanrı katına varacaklar. Adı güzel Muhammet'imizle buluşup, koklaşacaklar. Cennet bahçelerinde nice nice güller derecekler. Herkes de onlardan, rahmet ve saygıyla bahsedecek. O gâzilere, şehitlik gömleği giyenlere ne mutlu! Ya bizim şu miskin canımız ne olacaktır? Tanrı'm bize de o kutlu günü göstermez mi ki? Ellerini açıp duaya vardı:
- "Yerin göğün yaratıcısı, ulu Tanrı'm! Gönlümüzden geçenleri, bir bir bilirsin. Bizler de, birer murat eriyiz. Şu miskin kulunu, Adsız Bey diye bilinen erini dahi şehitlik mertebesine ulaştır. Kutsal vatanımızın, düşman çarıkları altında çiğnenmesine izin verme, Tanrı'm. Ak saçlı analarımız ağlamasın. Koşa badem ağızlılarımız, elma yanaklılarımız, gelinlerimiz, kızlarımız ve dahi bacılarımız, saçını başını yolmasın. Yarınki günde öksüz kalacak koçaklarımız, yavru balabanlarımız, ömür boyu tutsak olmasın."
Yakınında, yanı başında cıvıl cıvıl eden bir ses duydu. Kalktı, yerinden doğruldu. Biraz ötesindeki çalılığa doğru yürüdü. Kulak verip dinledi. Hayret etti. Bu cehennem yerinde, şu bülbülün işi neydi? Şimdi tutturmuş, kim bilir hangi hasretlerin demini tutuyor? Düşünüp anladı.
Biliyor, duyuyordu ki, şu nice hasretlerin sevdalısı garip bülbül bile: "Vatan, vatan!" diye öter. Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanım demiş!
Adsız Bey için de vatan, her şeyin, hatta her duygunun üstünde gelirdi. Şu azgın dünyadan, kudurmuş dünyadan; bir Adsız Bey, vatan için ayrılmış, kuşça canı uçmuş, çok mudur?
Hemen oracıkta, o saat dilinin ucuna gelen şu türküyü mırıldanmaya başladı:

- "Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Of! Gençliğim eyvah.

Çanakkale içinde aynalı çarşı
Anne ben gidiyom düşmana karşı
Of! Gençliğim eyvah.

Çanakkale içinde bir dolu testi
Anneler, babalar ümidi kesti
Of! Gençliğim eyvah.

Çanakkale içinde bir uzun servi
Kimimiz nişanlı, kimimiz evli
Of! Gençliğim eyvah.

Çanakkale üstünü duman bürüdü
On üçüncü fırka harbe yürüdü
Of! Gençliğim eyvah."

Adsız Bey sustu. Bülbül, dem tuttu. Baktı gördü ki, şu garip bülbül bile, söylediği ağıda katılmış. Adsız Bey, sevindi. Gözünden akan yaşları kuruladı. Öyle ya, Adsız Bey gibi bir alp erene, oturup, karılar gibi ağlamak, kara bağrını dövmek yaraşır mıydı? Yahya Çavuş'un, kendisine dediklerini andı, tez görevi başına çekildi.
Ala şafakla birlikte, "Bismillâh" deyip, Ege'yi gözledi. Aman Tanrı'm! Kara dinli kâfir gemileri üstüne üstüne gelir. Adsız Bey, gülle olup ateş kusmak, mermi olup nice kâfir yakmak istedi. Kara sığırcık alayı gibi düşman gemilerine, kâfir askerlerinin doluştuklarını gördü. Bir kömür gemisine bile iki bin canı aşkın kara dinli kâfir binmiş, "Albion"un peşini takip ediyor, Ertuğrul koyuna doğru yol alıyorlar.
Henüz, kötü dünyanın üstüne güneş doğmamıştı. Adsız Bey, kara koç atına baktı. At da, sanki olanın bitenin farkındaymış gibi eşiniyor, kişniyor, yedi kat yeri ve dahi yedi kat göğü inim inim inletiyordu.
Adsız Bey, onu yatıştırmak istedi. Vardı, kara koç atının sırtını okşadı, gözlerini öptü. Tam bu sırada müthiş bir patlamadır duydu. Geri dönüp baktı. Kara dinli kâfir gemisi "Albion", alaca karanlıkta Ertuğrul koyunu bombalar. Bu bombardıman tam bir saat sürdü. Az sonra tanyeri ağardı, gün doğdu. Ortalık ışıdı. Karşı yatan kara dağlar bile görünür oldu. Türk tabyalarını dolduran sultan kulları, alp erenler; bombardıman öncesi geri çekilmişlerdi. Hepsinin gözlerinde de ışıltılı bir mutluluk okunuyordu. Şamar oğlanına dönen kara dinli, demek ki henüz akıllanmamıştı. Daha nice Türk köteği yemek istiyordu.
Karşı yakadan cevap alamayan kara dinli kâfirler şaşırdılar. Sandılar, siperlerindeki tamam bütün Türkler gafil avlanmış, son fertlerine kadar da kırılmışlardır. Artık azgın kâfir için korkulacak bir sebep yok. Ertuğrul koyu yangın yerine dönmüş, Türkler cevap veremeyecek hale gelmişlerdi.
Kara kömür gemisi, hareket emri aldı, ileri atıldı. Ertuğrul koyuna baştan kara etti. Dubalar kuruldu. Kara dinli kâfir yiğitleri, birbirlerini övdüler. "Hurra" diye nara vurdular. Açılan gemi kapaklarından birer ikişer atlayıp dubalara doluştular. Hepsi de bir an önce, kimsesiz sahile çıkmak ve ilk fatihlerden olmak istiyordu. Dubalarda adım atacak yer kalmadı.
Adsız Bey baktı, gördü.
- "Vakit tamamdır" dedi.
Tabyadaki gâzilere bekledikleri işareti verdi.
Sürüne sürüne tekrar siperlerine dönen Türk yiğitleri, kervan kıran, ordular bozan alp erenlerimiz, dahi kara koçlar ve koçaklarımız, kara dinli kâfire amansız bir ateş baskını verdiler. Kara dinli kâfir, neye uğradığını şaşırdı. Açılan cehennem ateşi, tamamını bunalttı. Ah, vah ettiyse dahi, gördüler ki iş işten geçmiş, atı alan köprüyü aşmıştı.
Onlar için artık, geri dönüş de yoktu. Yeri göğü inleten kara dinli kâfir yiğitlerinden, şu iki bin candan pek azı kurtulup sahile çıkabildi. Bir kum tümseğini hemen kendilerine siper edip, kuşça canlarını anca kurtarabildiler.
Samson adlı kâfir, uçağını diledi. Havalandı. Gördüğü manzara çok müthişti. Karargâhına bir mesaj iletti:
- "Ben, Samson. Şu sırada Ertuğrul koyu üzerinde uçmaktayım. Hava çok güzel, uçuşa elverişli. Ne var ki, aşağıda gördüğüm manzara çok korkunç! Ertuğrul koyu, kıpkızıl kan içinde. Suyun mavisini görebilmek mümkün değil. Artık dayanamayacağım, dönüyorum!"
General Hamilton'un güvencesi, yaya askerlerinin başı olan Hunter, hiçbir şeyden habersiz, "Suryalus" zırhlısında oturuyor, sahilden beklediği işareti de bir türlü alamıyordu. Büyük bir hınçla yumruğunu küpeşteye indirip kaldırıyor, yiğitlerinin beceriksizliğinden yakınıyordu. Hemen general Napier'i istedi. Varıp çağırdılar. Napier, duydu geldi. Oldukça öfkelenmiş olan Hunter, sordu:
- "Bu, ne iştir general? Bunca cana ne oldu? Niçin karaya ayak basmazlar? Bastılarsa bile haber ulaştırmazlar? Var git, çıkarma birliklerinin başına geç. Durumu, yerinde gözle, araştır. Sizden, tez netice bekliyorum."
Napier, aldığı emri derhal yerine getirmek için dışarı çıktı. Hemen hazırlanan bir bota bindi. Dubalara yaklaşınca da gürleyip yağdı:
- "Bre neden durursunuz şahbazlarım, yiğitlerim? Hücum!" dedi.
Baktı gördü. Kendi sesine, yine kendi sesinin yankılandığını duydu, ürperdi. İyice dubalara yaklaştı. Ne görsün? Onca canın bir teki bile sağ kalmamış. Dubalara yığmaca doluştuklarından, birbirlerine destek olup, hiçbiri de yere yıkılmamışlardı. General Napier, can evinden vuruldu. Hıncını kusmak diledi. Botunu sahile çevirdi. Gemidekiler bağırdılar:
- "Gitme, general!"
Napier, karşıladı:
- "Gitmem gerektir. Bize de ölüm yazıldıysa, kaza oku nerede olsa, arar bulur bizi. Ölüm, böyle zamanlarda mukaddestir."
Sahile ayak basar basmaz, alp erenlerden adsız bir koçağın mermisine hedef olup, kuşça canını oracıkta teslim etti. Napier'in ölümü, kara dinli kâfirler arasında, beklenmedik bir bozgun havası yarattı. Gâzilerimizin "Allah, Allah!" sesleri, yeri göğü inletti. Kara dinli kâfir, çıkarmayı durdurdu. "Albion", daha yakına gelip, Ertuğrul'u yeniden bombaladı.
İlk şaşkınlığı atlatan kâfir gemileri, tekrar Ertuğrul koyuna vardılar. Yeniden kıyıya asker çıkarmayı denediler. Yahya Çavuş, intikam ateşleri içinde yanıyor, gözü dünyayı görmüyordu. Koçaklarına gayret verdi:
- "Vurun bre şahbazlarım, bugün namus günüdür! Kara dinli kâfirden alınacak öcümüz, sorulacak çok hesabımız vardır. Köpeklerden bir teki bile, tabyalarımıza ayağını değdirmesin. Haydin, vurun! Zaman, nice kelleler koparmak zamanıdır."
Tabyaları dolduran alp erenler, "Allah, Allah!" deyip nara vurarak, yeri göğü inlettiler. Karşı yatan kara dağlarda yankılanıp, ses buldular. Kara dinli azgın kâfirin yüreğine korku saldılar. Yaylım ateşi altında nice nice azgın kâfirin canını, cehenneme gönderdiler. Kendileri de, açılan onca karşı ateşe rağmen, siperlerini terk etmiyorlar, düşen arkadaşlarına aldırmıyorlardı.
General Hunter, çıkarmaya tekrar ara verdi. Bütün tabyaları bir sessizliktir doldurdu. Gâzi dervişler, hemen işe koyulup şehitlik gömleği giyen alp erenleri gömdüler, yaralı koçakları da revirlere taşıdılar. Birbirleriyle şakalaşıp, zaferlerine alkış tuttular.
Yahya Çavuş, kalktı, tabyaları tek tek dolaştı. Koç yiğitlerimize gayret verdi. Yiğitlerimiz, tabya müezzini Kâzım'ın, ezan-ı Muhammedi'yi okuduğunu duydular. Tez abdest alıp, derin bir huşu içinde öğle namazlarını kıldılar. Namaz sonunda, topluca dua ettiler, görklü Tanrı'mızdan yardım dilediler.
- "Görklü Tanrı'mız, şanı yüce olan ulu Tanrı'mız! Bizi, kara dinli kâfir yanında mahcup etme. Yüzümüzü yerde gezdirme." dediler.
Kara dinli kâfir, azgınlaştı. Öğleden sonra tekrar Ertuğrul koyunu bombaladı. Sahile asker çıkardı. Tabyalarda yeniden "Allah, Allah!" sesleri yükseldi. Kara dinlilerle koçaklarımız, bazı yerlerde boğaz boğaza, gırtlak gırtlağa geldiler. Bazı yerlerde de karşılıklı süngü hücumuna kalktılar. Nice nice yiğitler, kara dinliler; can tatlısını bildi, anladı. Kâh siperlerimiz kara dinli, azgın kâfirlerin eline geçiyor, kâh Yahya Çavuş'un gayretiyle de geri alınıyordu. Mangalar, kahramanca savaştılar.
Gün, akşam oldu. Karşı yatan kara dağlar gölgelendi, her yeri karanlık bastı. Yahya Çavuş, habercilerinden Gözcü Tepe ile Seddülbahir'in düşman tarafından işgal edildiğini duydu, üzüldü. Baktı, az düşündü. Görüp anladı. Düşman, Yahya Çavuş'u üç yönden sarmış, gâzilerimiz de ateş çemberi içinde kalmıştı. Durmadı, kara koç yiğitlerine, korkusuz alp erenlerine, ak pürçekli anaların kıyamadığı, boğum boğum al kınalı parmaklı gelinlerin de doyamadığı koçaklarına gayret verdi. Vuruştular, uzun zaman dişe diş, göze göz savaştılar. Çok geçmedi, bir avuç kaldılar. Kara dinli kâfir de boş durmadı, yoğun bir makineli ateşine girişti. Karşılıklı atılan mermiler, karanlığı yıldız yıldız deliyor, koyu ele geçiren kara dinli kâfir, maytap fişekleriyle de savaş alanını aydınlatıyordu. Yahya Çavuş da, can yoldaşlarına baktı. Onlara, son bir gayret daha verdi:
- "Bre yiğitlerim, nice kelle koparıp şan aldık! Fakat nasıl oldu bilmem, gafil avlandık. Bu canı, ucuza satmamak gerek. Düşmana kan kusturmak gerek. Davranın! Son gücümüzle yüklenelim. Bu çemberi yarıp çıkalım." dedi.
Durmadı, dönüp kısaca yapılacak işleri de anlattı:
- "Gülleci Bekir sağ yandan, kara koç Ahmet sol yandan, biz dahi ortadan; tamam üç bölük halinde çemberi yaralım. Haydin!"
Bölüklerine süngülerini taktırdı, taarruz bombalarını hazırlattı;
- "Allah bizimledir yiğitlerim, hücum!" dedi.
Ortalık bir anda, ana baba gününe döndü. Kara dinli kâfir, neye uğradığını bilemedi. Çoklarının tatlı canı, cehenneme gitti. Yahya Çavuş, arkası arkasına, bir deste taarruz bombası savurdu. Yer yerinden oynadı. Göğün direği sarsıldı. Harap Kale önünde kara dinli kâfir, ikiye şak oldu. Ortalığı, "Allah, Allah!" sesleri doldurdu.
Yahya Çavuş, gürledi:
- "Bre kahpeler, bre zındıklar! Bu canın kaça olduğunu öğreniniz. Bu topraklar, bizim aziz yurdumuz, size mezar olacaktır. Size de dünyanın kaç bucak olduğunu göstereceğiz." diye nara vurdu.

seyitaonbasi.jpg

HABERLER 24.11.2005 PERŞEMBE

Koca Seyit'in torunu: Çanakkale'ye hurafe demeyin

İstanbul Ümraniye Belediyesi'nin hazırladığı 'Çanakkale Geçilmez' isimli çizgi filme yöneltilen hurafe suçlamalarına savaşın kahramanlarından Koca Seyit Onbaşı'nın torunundan cevap geldi.
Balıkesir'in Havran ilçesine bağlı Kocaseyit köyünde yaşayan torun Bayram Özçetin (49), "Koltuklarda oturup Çanakkale Savaşı'nda yaşananlara hurafe denilmesi yüreğime dokunuyor." eleştirisinde bulundu. Düşmanın Çanakkale'de top, gemi ve askeriyle kat kat üstün olduğunu hatırlatan Özçetin, "Dedem 276 kiloluk top mermisini Allah'ın izniyle kaldırdı. Orada savaşan askerlerde ve dedemde Allah inancı olmasaydı, kalplerinde vatan sevgisi bulunmasaydı savaşı kazanabilirler miydi?" diye sordu.
Çanakkale'yi önemsemeyenlere ve orada yaşananlara hurafe diyenlere saygı gösteremeyeceklerini belirten Seyit Onbaşı'nın torunu, "Koltuklarda oturup konuşmak kolay. Bir de savaşın ortasında bulunmak, Çanakkale'nin sıkıntısını çekmek lazım. Ancak o zaman anlaşılır atalarımızın Allah'ın izniyle savaşı nasıl kazandığı." diye konuştu. Dedesi Koca Seyit'in de diğer arkadaşları gibi her şeyini ortaya koyarak savaştığını ifade eden Özçetin, şöyle devam etti: "Yemeğini arkadaşlarına veren, kendisinden kat kat daha ağır som top mermisini kaldırarak, savaşın seyrini değiştiren bir insana bunu, Allah sevgisinden başkası yaptıramaz." Özçetin, bugüne kadar dedesine hep "Allah razı olsun" denildiğini aktararak, "Biz o şehitlerin yaptıkları kahramanlıkların arkasında yaşıyoruz." dedi. Dedesinin savaş sonrası köyde odunculuk yaptığına, ama hiçbir zaman onurundan feragat etmediğine de değindi.
Ege Üniversitesi Atatürk İlke ve İnkılapları Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr. Necmi Ülker de Çanakkale'de olanların Allah inancı ve vatan sevgisi dışında açıklanamayacağını vurguladı. Çanakkale'de yaşananların maddiyatın çok üstünde olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Ülker, "Parayla adamı ölüme gönderemezsiniz. Severek gidiyor, inancı olmasa gidemez." değerlendirmesinde bulundu. Düşmanın savaşta her şekilde üstün olduğunu kaydeden Ülker, Mustafa Kemal'in bu ruh halini çok güzel açıkladığını ifade etti. Çanakkale'de savaşan Türk askerinin ruh halinin yüzde 50'sini bile bugün hissetmenin mümkün olmadığını aktaran Ülker'e göre bugün Çanakkale hakkında konuşanlar; psikolojiden anlamayan, tarih bilmeyen ve İslam'ı tam manasıyla kavrayamayan insanlar. Alman komutan Limon Van Sanders'in Çanakkale ile ilgili "Bu ne eşsiz, gösterişsiz bir yurt sevgisiydi. Allah adını yürekten tekrarlayarak, saldırganın üzerine atılıyorlardı." şeklindeki ifadelerini aktaran Ülker, şöyle devam etti: "Şu anda kimsenin bu durumu farklı bir şekilde izah etmeye hakkı yok."
Koca Seyit Onbaşı 276 kiloluk mermiyi taşımıştı
Koca Seyit Onbaşı, 1889 Eylül ayında Balıkesir'in Havran ilçesi Çamlık köyünde dünyaya geldi. Seyit, 1909 Nisan başlarında askere alındı. 1912'de Balkan Savaşları'na katıldı. Savaş bittiğinde terhis edilmeyerek, topçu eri olarak Çanakkale cephesine gönderildi. Çanakkale Savaşı'nda gösterdiği kahramanlıklarla adını Türk tarihine yazdırdı. 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Savaşı sırasında Rumeli Mecidiye Tabyası'nda ayakta kalabilen tek top vardı, onun da mermi kaldıran vinci bozulmuştu. Seyit Onbaşı, 276 kiloluk mermiyi kaldırarak, üç adım taşıdı ve namlunun ucuna sürerek ateşledi. Bu kahramanlığıyla Ocean gemisine büyük yara aldırdı. Koca Seyit 1939 yılında vefat etti.

ZAMAN

ÇANAKKALE BİR DRAM MI, DERS Mİ?

Sonraki

Önceki

"Edebiyat_Deyince"deki yazıların fikri sorumluluğu yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek veya link verilerek kısmen kullanılabilir. 17 Ekim 2005
Pazartesi