|
ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ / Öyküler / Oyhan Hasan BILDIRKİ
ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ * Oyhan Hasan BILDIRKİ Büyüklerdeki kıvranmanın, telaşın veya sevincin bir tadımlığı bile, onların semtine uğramaz. İlk teravihe ve ramazanın ilk gününe tınlamazlar, kayıtsız kalırlar. Günün üçüncü devrilişinde, birden bire uyanırlar. Hemen hepsi, baştan ayağa heyecan kesilirler. Sıcakmış, soğukmuş aldırmazlar. Sarısı, es meri, çaparı, karasıyla birlikte, üçüncü günün öğlesinde, yaşları onu aşmayan, kırk elli çocuk, şehir fırının önünde kuyruk olurlar. Fırına düştükçe, heyecanları yatışır. Artık tek amaçları, biricik düşünceleri kalmıştır: Saatler sonra çıkacak ilk pide, hangisinin tepsisine konacak, ilkin yola kimler dökülecek? Sonsuz bekleyiş uzadıkça, çocuklar sıkılır. Sıkıntılarını, bağıra çağıra konuşarak, birbirleriyle şakalaşarak yenmeye çalışırlar. Ağzının orucuyla, ekmek almaya gelenlerin nazına zor katlanan Celal Usta, çocuklara çıkışır: - Ne bu gürültü? Edepsizler! Çocuklar dalgalanır. Ses, önce baş tarafta kesilir, yavaş yavaş arkaya ulaşır. Sessizlik uzun sürmez. Tek tük gülüşmelerin arkasından gürültü, olanca hararetiyle yeniden başlar. - Hürriyet’e biz gideceğiz! - Kemalpaşa bizim! - Yok be! Anan güzel mi senin? - Güzel ya! Akıllım: Cumhuriyet’ten gel, bizim mahallede çöplen. Hiç, olur mu? Celal Usta’nın sesi gürler: - Keratalar! Daha ortada pide mide yok. Hamur yeni yoğruluyor. Eh, vaktiniz de bol, keyfiniz gıcır. Mahalle bölüşürken, bir maraza çıkarmayın. Oruçluyum demem, yetiştiğime tokadı patlatırım. - Olur mu be, usta? Herkes kendi mahallesinde sat sın! - Zaten iyisi de o değil mi? - Ben, bizim mahallede utanırım. - Neden? - Bilmem. - Peki! Oğuz’la değişin mahallelerinizi. Sıranın başını tutan Oğuz, olmazlanır. Beriki yalvarır. Oğuz kanar. - Bu seferlik ama, der. - Tamam! Bu seferlik! Vakit ilerledikçe, sıcak bastırır. Çocukların elinde, yüzünde, gözünde boncuk boncuk ter damlaları sökülür. İki karışlık asmanın gölgesi, onca çocuğa yeter mi? Hiç düşündünüz mü, bilmem. Kaldırımların da bir zararı var. Hangi cadde veya sokağın iki yanına gelip kurulunca, ağaçların saltanatı sona erer. Canım yeşillik ve koyu, serin gölgeler azalır, el kadar kalırlar. “Bizim Mahalle Fırını”nın sokağı da, işte böyle bir sokaktı. Kaldırıma kovuşunca, ne yeşilden, ne gölgeden eser kaldı. Çocuklar terlemesin de ne yapsın? Bereket, tepsileri var. Ter bastırdıkça, fırın çeşmesine koşuyor, ellerini, yüzlerini soğuk su ile yıkadıktan sonra, tepsilerini ters çevirip başlarına tutuyorlar. Yaratılan yapma gölge sayesinde, azıcık olsun, serinliyorlar. Yukarıdan, kalfa sesleniyor: - Usta, hamur hazır! Çocukların gürültüsü, o saat bitiyor. Celal usta, fırın kapağını açıyor, sıcaklığı kontrol ediyor. Islak paspasla fırını bir kere daha siliyor. Az sonra pideler çıkacak, beşer beşer, en az elli çocuğun tepsisine konacak. Kuyruk azalacak, fırının önündeki gürültü de, şehrin diğer sokaklarına kayacak. Hemen hepsi yalınayak olan çocuklar bağıracak: - Pideler! pideci! Evlerin balkon ya da pencerelerinden başlar uzanacak. Seslenecekler: - Pideci! Sarı veya çapar oğlan karşılayacak: - Geliyorum! Vardım! - Sıcak mı? - Sıcak ya! Yeni çıktı fırından. - Getir öyleyse. - Buyur! - Bunun karacaotu az ya! - Dökülmüştür. İstersen yenisini getireyim. Derler ya, aslında bu, ikinci pideciye müşteri kaptırmamak için öne sürülen bir bahanedir. Hoş, alıcının da amacı, sadece takılmak, küçük pideciyle zevklenmektir. Çarşı’nın göbeğinde oğlumu, Oğuz’u gördüm. Yalına yak. Başına koyamadığından olacak, karnına dayadığı tepsiyi zor taşıyor. Beni görünce kızardı, bozardı. Görmezden geldim, fotoğrafçıya daldım. Foto Ahmet’le iki beşlik bozacak, bizim kini zor durumdan kurtaracaktım. Foto, seslendi: - Hışt! Pideci! Oğuz ürkek, geldi. Az geri durdu. - Kaça bunlar? - Kırk lira. - Otuz beşe olmaz mı? - Olmaz! - Neden? - Zarar ederim. - Ver, iki tane. - Olur! Oğlan, ilk pidelerini sattı gitti. Akşam oldu, iftar açtık. Bizimki sofrada, nerdeyse uyuyacak. Karım öfkeli: - Bey, dedi, bugün ne oldu biliyor musun? - Ne oldu? - Oğuz’a sor. - Ne yaptı gene? - Sen, ona sor. O, yaptığını bilir. - Pide sattım! Hem, babam da biliyor. - Sen de hiç utanmak, sıkılmak yok mu? - Neden? - Nedenmiş. Anası, babası öğretmen. Bu Oğuz’a ne oluyor, demezler mi? Oğlanın kaşları çatıldı, atıldı. - Desinler, ayıp mı? Araya girdim. - Hanım, dedim, bırak oğlanı. Bildiğini işlesin. - Neden? - Hayatı öğrensin. - Hayatı öğrenecekmiş. Komşular ne der? - Komşular mı? - Komşular, ya! - Kırk beş lira, baba! - Aferin! Yalnız, yalınayak dolaşma. - Olur! Ramazan pideleri, karacaotlu, susamlı. Sıcak mı sıcak, yumuşacık. Hangimiz sevmeyiz, arada bir özlemle beklemeyiz, değil mi? Yoksa, üçüncü günün öğlesinin ne anlamı kalır? Oyhan Hasan BILDIRKİ
|
|
ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ (Hikâyeler, 1986): İlk baskısı Nisan 1986'da yapılan eser, yazarın üçüncü kitabıdır. Yazar bu eserinde, Koçaklar'da gördüğümüz destanî üslubunu tamamen terk etmiştir:
"Sis bastırdı, açıldı.
Yükselen binalar, yer yer, güneşin ışıklarını kesiyor, sokağa alaca gölgeler düşüyordu. Az sonra, yeniden yoğunlaşan sis, güneşin gözünü kör etti, ferini, ateşini söküp aldı. Fakat yine de, çıplak gözle ona bakmak zordu. Savran Ali, denedi bunu. Ellerini, şapkasının siperinin altına, alnına götürdü. Güneşe, öylece baktı. Gözleri kamaştı. Kaşlarının altında, göz pınarlarına yakın bir yerde, bir ağırlık duydu.
Güneş yeniden, temelli kapandı, kayboldu. Sisler, güneşi yuttu. Etraf seçilmez oldu.
- Keşke! dedi Savran Ali. Bu sis, hiç dağılmasa! Her şeyi örtse! Kusurlar, işlenmiş günahlar görünmese!"
Binlerce Susam
Duru, sade ve sağlam bir Türkçe ile karşımıza çıkan, az sözle çok şey anlatan yazarın bu kitabında 13 hikâye yer alıyor. "Binlerce Susam" ve "Çekirgeler'in dışındaki diğer 11 hikâyenin hepsinde de asıl kahramanların çocuklar olduğunu görüyoruz. Bu açıdan baktığımızda Bıldırki, çocuklar için yapıldığı söylenen edebiyatın fevkinde bir çocuk edebiyatının gerçek örneğini veriyor. Kendisiyle yaptığımız özel görüşmede, edebiyattaki sınıflandırmalara karşı olduğunu söyleyen yazar; "Yaptığınız edebiyatta çocuğu öne çıkarırsanız, meseleyi kökünden çözümlersiniz. Çocuklar için yazan yazar olmaktansa, çocukları da anlatan yazar olmak istiyorum." diyor.
Eserde yer alan "Kırım"; ile "Çekirgeler" adlı hikâyelerinde yazar, klâsik hikâye plânını kırmaya çalışıyor. Yazar bu tutumunu, daha sonraki bazı hikâyelerinde de deniyor. Hikâyecinin Park Günlüğü'nde, iç içe geçmiş iki hikâye var: İlk hikâyede, Özlem'iyle tek başına sokaklarda yaşayan bir kadının, bakamadığı yavrusun düzenlenen bir oyunla elinden zorla alınmasına karşı gösterdiği tepki anlatılırken, ikinci hikâyede ise bulunan bir defterden anladığımız kadarıyla, birbirlerini delice seven, genelde parkta buluşan iki genç, birlikteliklerinden sonra doğacak çocuk yüzünden, onu daha çok erkeğin istemesi, kızın bu konuya olumsuz yaklaşması üzerine ayrılmaları anlatılıyor. Yazarın bu hikâyesinde trajik bir ikileme var: Çocuğu zorla elinden alınan Zehra Kadın, bağrına bastığı taş bebekle oyalanırken, ikinci hikâyedeki "taşbebek" Melek, taşbebekliğini kaybetmemek için, henüz doğmamış bir çocuk yüzünden, Şehzade'sinden ayrılıyor. Burada sanki günümüzün modern kadını taşlanıyor gibi. Bu hikâyesinde Bıldırki'nin terazinin iki kefesinde tarttığı, "olmazsa olur" demeye getirdiği Söke'de gerçekten yaşanmış olan iki dramı anlattığını görüyoruz. Kendi deyimiyle yazar, arada bir "tezli hikâyeler" yazıyor. Bizim tespitlerimize göre Bıldırki, Türk hikâyeciliğine yeni anlatım biçimleri kazandırmanın örneklerini de veriyor.
İşgale uğrayan ülkelerinden sürülen Kırımlıların, kırım günlerini anlatan "Kırım"da yazar; "Orda, bir ülke var uzakta. Aramızda sadece Karadeniz. Uzatsanız kollarınızı, kucağınızda!" sözleriyle hikâyesine başlıyor, aynı sözleri daha 5 yerde de kullanarak, okuyucusuna hiç sezdirmeden olaylar arasındaki geçişi sağlıyor. Bunda, Bıldırki'nin şair yanından getirdiği bir yönünü görüyoruz. Sanki yazar, hikâye bölümleri arasında "nakarat" yaparak bağ kuruyor. Bu hikâyede Mustafa Cemiloğlu'nun doğuşu da sürpriz sonuç olarak karşımıza getiriliyor. "Çekirgeler"de bu tavır, Romen rakamları ve alfabetik harflerle karşımıza çıkıyor:
"C
Sözüm ona, medenî dünyada yaşıyorum. Az buçuk, ben de medenî sayılırım. Ülkemde, Avrupa'ya, bu medenî dünyaya en yakın uçta yaşamıyor muyum? Çalışmakmış! Fazlasını verdim, köle oldum. Bir Maria'nın gönlünü almadım diye, barbarlara karıştım. İşimi kaybettim. Medenî yürüyüşmüş! Hak aramakmış! İçine tüküreyim. Çekirgeler gibi sokakları dolduracaksın. Ulu orta konuşacaksın. Bunca adamı tedirgin edeceksin, korkutup ürküteceksin. Olmazsa, kapı dışarı edeceksin!
- "Bütün Türkler, dışarı!"
Oh, ne âlâ!
İşsizlik, canıma tak etti. Hangi kapıyı çaldımsa, ellerim boş, çevrildim. Çeşitli hakaretlere katlandım. Niçin?
Hepsi yalan! Bunca tuzaklar birer masal!
Bizi, körpe yaşta çektiler buraya. Aklımızdan, gücümüzden, işimizden faydalandılar. Alın terimizin karşılığını bile, onların kasasında sakladık. Ülkemizden gelen seslere aldırmadık. Daha çok kazanabilmek hırsına kapıldık.
Sonuç?
Sonuç ortada.
Geride kalan posamızı ne yapacaklar?
Elbette, cadde-sokak, çarşı-dükkân, okul-ev, şehir-köy, ulu orta meydan meydan haykıracaklar:
- "Türkler, dışarı!"
Karşı koyacağız.
- "Karşı koyacağız da, ne olacak?"
Kendi payıma ben, bıktım, sıkıldım, tükendim. En iyisi, yurda dönmek, değil mi?
IV.
Öncüler, dönmeye başladı. Çekirgelerin akını kırıldı.
Ç
Çekirgelerden kurtuldum.
Artık, memleketimdeyim.
Çok şükür!"
Anlatım biçimi arayışı açısından "Endişe" de dikkat çekici bir hikâyedir. Bu hikâyede giriş bölümü, sonuç bölümünde de tekrarlanarak, sanki "giriş-sonuç" birleştirilmesine ulaşılmak istenmiştir.
14x20 ebadındaki 96 sayfalık kitabın kapak kompozisyonunu İlhan Doğan hazırlamış.
GÜLER Hilâl, SÖKE'DE YEREL BASIN VE BASIN YAYIN HAYATI- S.351 vd. Uludağ Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi.
"Değerli yazar Oyhan Hasan Bıldırki, 13 hikâyeden oluşan yeni kitabını yayımladı.
Şiir, roman ve hikâyeleriyle tanıdığımız yazar, "Üçüncü Günün Öğlesi" adıyla yayınladığı son eserinde, güzel bir Türkçe ve sağlam bir olay örgüsü ile kendisini hissettiriyor."
ALP BAYBURTLU Ömer-Kitaplar Arasında, Türk Edebiyatı Sayı:152 s.64 / Haziran 1986
Çağbayır, Bıldırki'nin Sanat Dünyasını Anlatıyor
BILDIRKİ, ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ adlı kitapta topladığı hikâyelerinin çoğunda da Söke'yi ve daha çok Bağarası'nı yer olarak seçmiştir. Hatta SAATİNİZ KAÇ'ta bizzat kendi evini tanıtır bizlere:
"Şehir plânına uymak için, cephesini sokağa vermek zorunda bırakıldığım çok köşeli evimden çıkmaya hazırlandım. Salondaki aynada, kendime çeki düzen verdim. Ayakkabılarım elimde, balkonu geçtim. Huyumdur, sahanlıkta ayaklarımı giydirirken, daima, bitişikteki baba ocağımıza bir göz atarım. Avludaki erik, zeytin ve incir ağacını seyretmekten, onlardaki gelişmeyi adım adım incelemekten büyük zevk duyarım. Filizdi, çiçekti, yapraktı derken, ansızın olgun meyvelerle karşılaşırım. Ya, dallardaki kuşlar? Kanat çırpmalarına, cıvıl cıvıl ötüşlerine, birbirlerine cilve yapmalarına doyum olur mu?
...
Bomboş sokaktan yokuş aşağı indim. Sıradan taşlarla döşeli sokak, sıcaktan mıdır nedir, ekşimsi kokan bulaşık suyuna doymuş olacak, dışarıya boca edilen artıkları kusuyor. Sokak boyu, tepeden aşağıya, ince, küçük bir ırmak gibi sürüp gelen su yolu, yosun bağlamış. Tuttum, bir sigara yaktım. Dumanını, derin derin içime çektim. Ekşimsi kokulardan kurtuldum. Gömleğimin iki düğmesini daha çözdüm.
...
Az önceki sokak, canlanmıştı. Sanki birbirinin üzerinde yükselen, biri diğerine omuz veren, saçak saçağa girmiş evlerin önünde, sokağın kadınları öbek öbek toplanmış, gevezelik ediyorlar. Çocuklar bağırıyor. Kızım yaşıtlarıyla ip atlıyor. Oğuz, henüz ötmeyen iki horozuna yem ve su veriyor.
Sokağı hızla geçtim. Kadınlardan bazıları toparlandı, bazıları aldırmadı.
...
Ay başında, maaşımı almak için ilçeye gitmiştim. Orada bizim taraftan, marangoz bir arkadaşım vardı. Marangoz dedim ya, önce işe kapı, pencere yapmakla başlamış, sonra da mobilyacılıktan dekorasyona kadar çıkmıştı. Ne zaman dükkâna gitsem, boş oturduğunu görmedim. Çelimsiz, kara kuru yapısına rağmen, sanatkâr ellerinin kendisine geriye bıraktığı zamanlarda da, cins Hint horozları ve soylu güvercinler yetiştirmekle uğraşırdı.
İlçeye iner inmez, ona uğradım. Kendisi yoktu. Çıraklarından sordum. Az sonra geleceğini bildirdiler. Makineler susmuş, çıraklar bitirilen işleri dışarıdaki kamyonete taşıyorlardı. Rıfkı'yı bekledim. Çayımı bitirmek üzereydim, çıktı geldi. Hâl hatır soruşup, kucaklaştıktan sonra;
- Nerdesin be, iki gözüm? dedim."
Ramazan ayının ilk günlerinde, pide satmak isteyen ve telaş içinde pidenin çıkmasını sabırsızlıkla bekleyen çocuklar, Bağarası'nda "Bizim Mahalle Fırını" önündedirler:
"Büyüklerdeki kıvranmanın, telaşın veya sevincin bir tadımlığı bile, onların semtine uğramaz. İlk teravihe ve ramazanın ilk gününe tınmazlar, kayıtsız kalırlar. Günün üçüncü devrilişinde, birden bire uyanırlar. Hemen hepsi, baştan ayağa heyecan kesilirler. Sıcakmış, soğukmuş aldırmazlar. Sarısı, esmeri, çaparı, karasıyla birlikte, üçüncü günün öğlesinde, yaşları onu aşmayan, kırk elli çocuk, şehir fırınlarının önünde kuyruk olurlar. Fırına düştükçe, heyecanları yatışır. Artık tek amaçları, biricik düşünceleri kalmıştır: Saatler sonra çıkacak ilk pide, hangisinin tepsisine konacak, ilkin yola kimler dökülecek?
Sonsuz bekleyiş uzadıkça, çocuklar sıkılır. "Büyüklerdeki kıvranmanın, telaşın veya sevincin bir tadımlığı bile, onların semtine uğramaz. İlk teravihe ve ramazanın ilk gününe tınmazlar, kayıtsız kalırlar. Günün üçüncü devrilişinde, birden bire uyanırlar. Hemen hepsi, baştan ayağa heyecan kesilirler. Sıcakmış, soğukmuş aldırmazlar. Sarısı, esmeri, çaparı, karasıyla birlikte, üçüncü günün öğlesinde, yaşları onu aşmayan, kırk elli çocuk, şehir fırınlarının önünde kuyruk olurlar. Fırına düştükçe, heyecanları yatışır. Artık tek amaçları, biricik düşünceleri kalmıştır: Saatler sonra çıkacak ilk pide, hangisinin tepsisine konacak, ilkin yola kimler dökülecek?
Sonsuz bekleyiş uzadıkça, çocuklar sıkılır. Sıkıntılarını, bağıra çağıra konuşarak, birbirleriyle şakalaşarak yenmeye çalışırlar. Ağzının orucuyla, ekmek almaya gelenlerin nazına zor katlanan Celâl Usta, çocuklara çıkışır:
- Ne bu gürültü? Edepsizler!
Çocuklar dalgalanır. Ses, önce baş tarafta kesilir, yavaş yavaş arkaya ulaşır. Sessizlik uzun sürmez. Tek tük gülüşmelerin arkasından gürültü, olanca hararetiyle yeniden başlar.
- Hürriyet'e biz gideceğiz!
- Kemalpaşa bizim!
- Yok be! Anan güzel mi senin?
- Güzel ya! Akıllım: Cumhuriyet'ten gel, bizim mahallede çöplen. Hiç olur mu?
Celâl Usta'nın sesi gürler:
- Keratalar! Daha ortada pide mide yok. Hamur yeni yoğruluyor. Eh, vaktiniz de bol, keyfiniz gıcır! Mahalle bölüşürken, bir maraza çıkarmayın. Oruçluyum demem, yetiştiğime tokatı patlatırım. (ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ)"
ÇAĞBAYIR Yaşar-(Edebiyatımızda Söke ve Sökeli Edebiyatçılar) / SÖKE s.195 vd. Ayma Matbaası-1989 İzmir
|