Edebiyat Deyince Edebiyat_Deyince24 Kasım Öğretmenler GünüAbdülkadir GülerAl YazmalımAv İzindeBinlerce SusamBulutlar PusudaÇanakkale İçindeÇekirgelerCeylan GözlümFoto AlbümKüçük AdamlarMustafa Kemal YılmazNazlı ÇiçeğimÖmür GeçintisiRahatlamakSaatiniz Kaç?Senin İçinÜçüncü Günün ÖğlesiYaşar Çağbayır

Yaşar Çağbayır

OYHAN HASAN BILDIRKİ

EDEBİYAT DEYİNCE

flower3.gif

cagbayir.jpg

BU DOLABI KİM DÖNDÜRDÜ?


YAŞAR ÇAĞBAYIR

Irmak yanındaki dut ağacının dibine yarı yatar durumda uzanmış düşünüyordu. Ne kadar zamandır bu hâlde olduğunun kendisi de farkında değildi. Kendince derin düşüncelere dalmış, saflığına pek içerlemişti. Şu köyün ne zaman ağır ve zor bir işi çıkarsa "Aman Musduvali, zaman Musduvali.." deyip vallah şallah ile kandırırlar, kendisine havale ederler. "Beden gücü gerektiren işleri hep bana yaptırırlar da davet, ziyafet, eğlence, toplantı gibi yerlerde neden beni itibara alan, şöyle buyur diyen yoktur. Tesadüfen uğramış olduğum iki toplantıda hani neredeyse kapının eşiğini göstermedikleri kaldı. Eskiden pek aldırış etmiyordum amma şimdilerde burama oturuyor da günlerce içimi daraltıyor." Biraz seslice düşündüğünü fark etti. "Bu iş benim için bir onur meselesi oldu, artık dayanamayacağım, yeter. Bugüne kadar benim yaptıklarım manda işiydi. Bu kaba kuvvet mandada da var. Sen bunun yanına biraz da kafa gücü katarsan kimse tutamaz seni... Köylünün gözündeki itibara bak sen... Şu yılda bir iki kez yapılan spor yarışlarında birinci gelmem yeterli olmuyor." Yanağına dayadığı eli, dirsekten itibaren uyuşmuştu. Yanını ve yönünü değiştirmek zorunda kaldı. Kalktı doğruldu. Öte yana döndü.
Bu dönüş ona yapacağı şeyi ilham etti. "Hah! Şu dolap. Onu çevirmeliyim."
Sıcakların bastırdığı; meyvelerin, bostanların suya hasret kaldığı bir yaz günü Bilgiçkent'in suyu kesildi. Köyün sulama suyunu alt baştan geçen ırmaktan çeken dolap atalarından kalmadır. Kuruluşu çok eskidir. Yapan usta kim, ne zaman yapılmış bilen yoktur. Bildikleri bir şey vardır, gözleri bağlı bir beygir dönmekte ve su arktan bahçelere doğru akmaktadır. Köylü, arktan su kesilince dolabın başına üşüştü. Hayvan eskiden olduğu gibi tıkır mıkır yürümekte, dolap da bir ucu suyun içinde gıcır gıcır dönmekte. Ama ırmaktan arklara bir damla su boşalmamakta. Sebebini çözemezler. Köyün bilgelerine ve bilginlerine danışırlar. Köy yönetimini toplantıya çağırırlar. İnceleme heyetleri kurulur. Çözüm kurulları oluşturulur. Her kurul ve heyet vardığı kararı açıklar. Her biri getirdiği çözümü savunur. Ama bu önerilerin birinin öbürünü tutması şöyle dursun uzaktan yakından aralarında ilgi bile yoktur. Biri ak öteki kara demektedir. Hangisini uygulayacaklarını bir türlü kararlaştıramazlar. Susuzluktan bahçelerde bostanlar, göverler, asmalar, ağaçlar; tarlalarda ekinler kurumak, dağda davarlar kırılmak üzeredir. İçlerinden birisi çıkar:
-Biz bir karara varıncaya kadar her şey kuruyup yok olacak. Gelin bu teklifleri kur'a ile sıraya koyalım. Her birini deneyelim. Hiçbir şeye yaramaz tartışmalarla vakit öldürmektense...
"Doğru, doğru..." sesleri yükselir. Bu teklif kabul görür. Kur'alar çekilir. Sıra ile uygulamaya geçilir.
Bir numaralı çözüm önerisi ele alınır. "Dolap beygirine iyi bakılmamıştır. Biraz yemi artırılıp iyice semirtilmelidir." Yeni ürünün çıkışını dört gözle bekleyen köylüler ellerinde avuçlarında bulunan arpayı, buğdayı beygire yedirir. Hayvan yedikçe yer, yedikçe semirir. Semirdikçe gücü kuvveti artar. Ama yine de ırmaktan bir damla su arklara boşalmaz. Köyden hoşnutsuzluk sesleri gelmeye başlar. Biraz daha gayret etmeli deyip atı biraz daha semirtirler, yine fayda etmez.
İki numaralı çözüm önerisine geçilmesi kararlaştırılır. "Dolabın kepçeleri küçük gelmektedir. Bunlar büyütülmelidir." Tam köylülerin ağaçlarının meyveye durduğu çağdır. Çaresiz kalırlar. Gözlerinin önünde meyve ağaçları kurban edilir. Yeter ki arklara su gelsin. Dülgerler çağrılır kepçeler yenilenir. Fayda vermez. Acaba biraz daha mı büyük yapsaydık diye düşünürler. Yeni meyve ağaçları kesilir, daha büyük kepçeler yapılır, takılır. Sonuç yine aynı. Dolap dönüyor, kepçeler suya dalıp dalıp çıkıyor. Ama arklara bir türlü su gelmiyor.
Üç numaralı çözüm önerisi için oylama yapılır. Tamam, oy birliği ile karar verilir. "Irmağın yönü değiştirilsin." Projeler hazırlanır. Komşu köyün arazisinin içinden geçirilmek üzere kanallar kazılır. Bu taraftan köyün üst başından dolandırılıp dolabın alt ucundan yine aynı yatağa bağlanır. Araziler kamulaştırılır. Komşu köyün arazisini su basmazken onlar da suya kavuşur. Irmak ters akıtılır. Tam dolap dönmeye başlayacağı sırada bent yıkılır. Sular yine kendi yatağına çekilir.
Sıra son komisyonun önerisine gelmiştir. "Ya ırmak yükseltilmeli, ya da tarlalar alçaltılmalı." Bu öneri köylülerin arasında ikilik çıkarır. Tarlası olanlar ırmak yükseltilsin derken, olmayanlar da tarlalar alçaltılsın tezini savunur. Bütün köylü zaten aylardır çözüm üreticilerinin elinden bezmiş çatacak yer aramaktadır. Bu kez de arazi sahipleri ile emekçiler arasında çatışma başlamak üzeredir. Köyde dirlik düzenlik kalmaz.
O zamana kadar hiç akla gelmeyen Musduvali'ye iş düşmüştür. Tarlalar alçaltılsa da, ırmak yükseltilse de burada gücüne baş vurulacak olan odur. Arayıp bulurlar.
"Aman Musduvali, etme eyleme bize yardım et. Sen bizim birimizin yaptığı işin on katını yaparsın. Gel bizimle çalış."
Öte taraf yani "tarlalar alçaltılsıncılar" aynı şekilde:
"Gel bizimle çalış, diye adamcağızı sıkıştırırlar."
Musduvali kendisinin aranır olmasına sevinir. Ama o yine umduğunu bulamamıştır. Onun rağbette olan yönü yine acı kuvvetidir. O ise biraz da kafasına rağbet edilmesini istemektedir. Nazlanır. Tek yaptığı, köyde bir o yana bir bu yana gidip gelmektir. Her iki grup da onu "güçlü kuvvetli bir manda" gözüyle görür. Hiçbiri de "Senin bir önerin var mı, ne yapalım?" diye sormayı akıl edemez. O da inat etmiş hiç birinin yanında yer almamakta, sadece aralarında dolaşmaktadır. Bir yanda ırmak yükselticiler, öte yanda tarla alçaltıcılar kendi işlerinin başında, bir dakika bile zaman geçirmeden taraf olduğu işi gerçekleştirme çabasında... Musduvali'ye de çok kızgındırlar, kendi yanlarında yer almadığı için. Bir yandan da karşı tarafa girmeyişinin sevinciyle avunurlar. Günler geçer, tarlalar kazılır, alçaltılır. Irmağın dibi beslenir, yatak yükselir. Fakat yine da arklara bir damla su gitmez.
Bu çalışmaların da sonu boş çıkar. Başka teklif, çözüm kalmamıştır. Sonuç: Çözümsüzlük... Herkes kapı eşiğine çökmüş kara düşüncelerin harmanını savurmakta. Beygire yedirdiklerine mi, bahçeden kesilen ağaçlarına mı, hiç yoktan komşu köye sulama suyu götürüp de kendi susuzluklarına çare bulamayışlarına mı, yansınlar. Zaten yanacak halleri de kalmamış, nefes bile alamıyorlar, enselerine konan sineği kovamıyorlar. Onlar bu perişan halde iken şu Musduvali yok mu ortalıkta bir aşağı bir yukarı zort zort dolaşmıyor mu. İşte asıl kanlarına dokunan da o. Bir gün birkaç köylü Musduvali'nin yolunu keser.
- Nedir sendeki bu hâl?
- Sen bu köyden değil misin?
- Sen bize neden yardımcı olmazsın?
- Hadi bizi beğenmedin, ya ötekilere neden yamanmadın?
Musduvali sevinir. Arayıp da bulamadığı...
- Bu sorunuzun cevabı dolapla ilgili.
- Nasıl yani?..
- Neden çekmediğini ben biliyorum.
- Sen bunu, bize neden daha önce söylemedin?
- Sordunuz mu ki!..
- Hadi söyle öyleyse...
- Çabuk söyle nedir sebebi?...
- "Şimdi hemencecik olmaz. Öteki kurullar, encümenler hemen mi karar verdi? Günlerce toplandılar, tartıştılar, konuştular... Ben de öyle yapacağım. Akşam eve gidip düşüneceğim. Önerimi yarın size bildiririm."
Köylü sabahı zor etti. Bir geceyi daha uykusuz geçidi, Musduvali'nin çözümünü merak ederek. İşe yarayıp yaramayacağını veya öncekiler gibi sonunun fos çıkıp çıkmayacağını bile düşünmeden...
Sabah olunca Musduvali, köy meydanına kurum kurum kurularak geldi.
- "Tamam!.. Soruna çözüm bulunmuştur."
Çevredekiler merak içindeler... "Nedir? Nasıl?" diye soran sorana. Çünkü önceki çözümlerden ağızları çok yanmıştır.
- "Çözüm bulunmuştur, dedik ya. Ben öyle çen çen konuşmayı sevmem. Ben yaparım, düzerim görürsünüz."
Çaresiz peşine düştüler. Doğru ırmak kıyısına, dolap başına, Musduvali'nin ardından. Bütün köylü yediden yetmişe orada. Musduvali şöyle bir doğruldu, gerindi, su dolabına bir omuz verdi, yerinden kaldırdı, sağını soluna, solunu sağına getirdi. Aylar önce yaptığının tersini yaptı. Çıkrıklar yuvalarına yerleşti. Su o anda şakır şakır arklara boşalmaya başladı. Artık köylüdeki sevincin ölçüsüne payanda vurulmaz. Musduvali omuzlarda doğru köy meydanına. Tebrikler, teşekkürler...
Yaşlılardan birinin soracağı tutar:
- Yahu Musduvali, bu kadar bilge, bilgin, uzman bu işi çözemedi. Allah aşkına sen nasıl akıl ettin?
Musduvali biraz gerindi, biraz düşündü yutkundu ve ağzından baklaları döktü.
- Emmi, emmi... Bu uzman işi değil, azman işi. Çünkü sorunu ben yaratmıştım.
- Nasıl yani...?
- Nasılı masılı var mı canım. Bana danışasınız diye bu yaptığımın tersini yapmış, dolabı çevirmiştim.

flower3.gif

İstiklâl Marşı'nın Tahlili'nden

"Arkadaş yurduma alçakları uğratma, sakın
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın..
Kim bilir belki yarın.. Belki yarından da yakın.

(Arkadaş, yurduma alçakları uğratma, sakın. Gövdeni siper et, bu hayasızca yapılan akın dursun. Hakk'ın sana va'dettiği günler doğacaktır. Kim bilir, -o günler- belki yarın -doğar-, belki yarından da yakındır.)

Bu kıtada şair, Türk milletine hitabetmektedir. Düşmanlar ve düşmandan yana olan yıkıcılar, yaptıkları kötülüklerden dolayı "alçak" olarak adlandırılıyor. Onların yaptıkları sadece hayasız bir saldırıdır. Utanmaz bir tecavüzdür. "Uğramak" kelimesi kalıcılık ifade etmez. Çok kısa bir süre için gelmek, kısa bir an bulunmak demektir. "Akın" da öyledir. Kısa bir saldırı ve üstünlük olabilir. Akın, bir ülkeye hızla, yıldırım gibi yapılan bir saldırıdır. Bazan bir ülke(den) baştan başa geçi(li)p gidilir. Kalıcı değillerdir. Fakat, çok tahribat yapar, çoluk çocuk demeden kırıp geçirilir. Yunan, İngiliz, Fransız, Ermeni saldırıları buna bir de "hayâsızlık", utanmazlık eklemişlerdir.
Mehmet Akif'in İstiklâl Savaşının kazanılacağına olan inancını bu "akın" kelimesinden de açıkça sezebiliyoruz. Düşman yurda girmiştir. Kısa zamanda çıkarılacaktır. Kısa bir an bile olsa düşmanın yurda girmesi doğru değildir. Çünkü onun girdiği, ayak bastığı yerde, insanlık dışı ne ararsanız vardır. "Dökülen kanlar, yakılan canlar, söndürülen hânumanlar (ev, ocak), kül olan sâman (servet) lar, pâyımâl (çiğnenen) edilen ırzlar, ayaklar altında kalan nâmuslar, düşman ayağıyla çiğnenen yurtlar, sefaletlerin en müthişi içinde ölümünü bekleyen dullar, yetimler, kadınlar ve o kadar çok, o kadar çok ki hepsini şöyle dursun, binde birini düşünebilecek beyin için çıldırmamak kabil (mümkün) değil." (Sebilürreşad, sayı 234, Teşrinisâni 1328) Türk milleti düşmana ve yıkıcılara çok kısa bir süre için bile olsa müsamaha etmemelidir. Böyle bir tehlike anında gerekirse canını vermesini öğütlüyor. Yurda saldıranlara karşı canını verircesine karşı koymak gerektiğini hatırlatıyor. Atatürk bunu şöyle ifade ediyor:
"Türklerin vatan sevgisi ile dolu göğüsleri düşmanların mel'un ihtiraslarına karşı daima demirden bir duvar gibi yükselecektir."
İstiklâl Marşının ilk kelimesi olan "korkma" uyarısının cevabı bu dörtlükte verilmektedir. "Hakk'ın va'dettiği günler doğacaktır." Allah haklı ve imanlı kullarına yardım, zafer ve mutluluk va'detmiştir. İşte Allah'ın va'dettiği bu günler çok yakındır. Mehmet Akif bu sözleriyle Türk milletine büyük bir ümit vermiştir. Türk milletinde başarıya ulaşma ümidi olmasaydı belki Büyük Zafer kazanılamazdı. Ona inanan ve ümit veren Mustafa Kemal olmasaydı, Milli Mücadele başlatılamazdı, belki de. Bu inanç vatansever herkeste vardı. Mustafa Kemal, işgal kuvvetlerine ait harb gemilerinin İstanbul'a girişini görünce: "Geldikleri gibi gidecek-ler!" demiştir. Milletimizin böyle dar günlerine yetişen bu inanç dolu büyük adamlar hep bizi felâketlerin eşiğinden çevirmişlerdir. Onlar millete güvenmişler ve Türk milletinin haklılığına inanmışlardır. Gövdelerini milleti korumak için siper etmişlerdir. Onun için zafer mutlaka gerçekleşecektir.
Bu dörtlükte Türk milletinin geleceğe güvenle bakabileceği vurgulanmıştır." (1)

(1) ÇAĞBAYIR Yaşar, İstiklâl Marşı'nın Tahlili / Sayfa: 135-136 İstiklâl Matbaası 1989-İZMİR

SAĞLIK

Yollarında yalın ayak koştuğum
Köyümün, dağlarında dolaştığım
Daha dün gibi değil mi?
Çoktan bulmuş yarım asrı;
Geçmeye korktuğum dönemeçleri
Yeğenler, gelinler, torunlar almış
İyi mi?
Gönlümün en özel köşesine göçürdüğüm,
Gelin diye alıp anama götürdüğüm
"İki baş, bir yastık" geçirdiğim
Yıl otuz olmuş, iyi mi?
Dalında açmaya davranan,
Biri tomurcuk, diğeri fidan
Gözüm nuru bildiklerim.
Çoktan boyumu aşmış, iyi mi?
Başladığım günkü heyecan
Emekli oluvermişim, daha durulmadan.
İyi mi?
Dostlar, sanman saçımdaki boya.
Allah'ın verdiği, anamın yaktığı kına.
Böyle perişanlığı mı?
Onu karıştıran el ki adı zaman;
Boraca savurdu, duman duman.
Şükür bu günüme:
Allah'tan sağlık, devletten aylık.
Kotarıp soframa sunan ellere sağlık,
Gönlümü hoş eden dillere sağlık.
Sabah akşam açıp
Solmak bilmeyen güllere sağlık.

Yaşar ÇAĞBAYIR

Yaşar Çağbayır (Hayatı ve Eserleri)

3 Mayıs 1945 tarihinde Denizli'nin Kocapınar köyünde doğdu. Orta hâlli bir çiftçi ailesinin çocuğudur. İlkokulu aynı köyde, ortaokulu Acıpayam'da bitirdikten sonra Denizli Lisesi'nde öğrenimine devam etti. Daha sonra da Bursa Eğitim Enstitüsü Türkçe (1968), Anadolu Üniversitesi AÖF Türk Dili ve Edebiyatı (1991) bölümlerini bitirdi.

İlk görevine Konya-Ereğli Halkapınar Ortaokulu'nda başladı. Denizli ve Söke'de çeşitli okullarda çalıştıktan sonra 1985 yılında Söke İlçe Millî Eğitim Şube Müdürlüğü görevine atandı. Aynı dairede Oyhan H. Bıldırki ve Abdülkadir Güler ile birlikte görev yaptılar. Daha sonra 1992 yılında bakanlık değiştirme zorunda bırakılarak Söke Ziraat Teknik Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliğine atandı. Evli ve iki çocuk babası olan yazar Çağbayır, yerel gazeteler ve Beşparmak Dergisi'nde yazdığı araştırma inceleme yazıları, makale ve hikâyeleriyle tanınıyor.

Sonraki

Önceki

Oyhan Hasan Resimleri

"Edebiyat_Deyince"deki yazıların fikri sorumluluğu yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek veya link verilerek kısmen kullanılabilir. 17 Ekim 2005
Pazartesi