oyhanhasan.sitemynet.com
Edebiyat Penceresi Oyhan Hasan Bıldırki Öteki Türk Ülkeleri Edebiyatı Denemeler Masallarım Öykülerim Şiirlerim Mensur Şiirlerim Türk Destanları Kitaplarım Hakkımda Yazılanlar Foto Albüm Öteki Sitelerim

Edebiyat Penceresi

Oyhan Hasan BILDIRKİ

Oyhan Hasan BILDIRKİ * GÜN ÇARIĞI SIKINCA *

Gövel Ördek * Oyhan Hasan BILDIRKİ * Öykü

GECE birdenbire çökmüştü. Kara Avni, henüz evine gelmemişti. Zeynep Gelin kibriti çaktı, gaz lâmbasına götürdü. Lâmba camı, "çat" diye çatladı.
- Hay Allah, dedi Zeynep Gelin. Nedir bu başıma gelen?
Hacer Ana, saçından çıkardığı tırkısını, lâmba camının başına iliştirdi. Sonra;
- Ah, bu yeni yetmeler! diye söylendi.
- Ana, dedi Zeynep Gelin.
- Ne var gelinim?
- İçimde bir sıkkınlık var. Avni'm bu kadar gecikmezdi.
- Alışırsın, dedi Hacer Ana.
Duvarda asılı koyun postundan pöstekiyi kıbleye doğru yazdı ve akşam namazına durdu.
Zeynep Gelin dışarı çıktı. İki çocuğunun elini, ayağını iyice yıkadı. Ama, aklı hep Kara Avni'sindeydi. Yoksa bir şey mi geldi başına? Kaç kere söylemişti erkeğine: "N'olursun Avni'm, göl kıyısındaki Aynalı Tülü Kayalığı'na gitme. Cinler varmış orda, seni Çarparlar." Avni'si de her zaman: "Olur kadınım." derdi. "Gitmem..." Ya gittiyse? Ya cinler çarptıysa erkeğini? Bayırdamı'ndan Hacıların Ali'sini cinler çarpmıştı orada. Ya kendi köylerinden Hüseyin, aklını çıvdırmamış mıydı Aynalı Tülü'de? İçinden içinden ağlıyordu.
İçerden, Hacer Ana'nın sesini duydu:
- Gelin, dışarda durmayın öyle. Çocukları içeri al.
Zeynep Gelin, çocuklarıyla birlikte içeri girdi. Hacer Ana, baş köşedeki mindere oturmuş, başını bir tülbentle sıkıca bağlamıştı. Ali, ninesine koştu. "Ninem benim!" diye boynuna sarıldı. Ayşe ağlamaya başladı. Ağabeyini kıskandığı besbelli. Hacer Ana, Ayşe'ye;
- Gelsin benim kınalım, dedi. Kızların alâsı, mis kokulusu, tontonum...
Ayşe, ninesine koştu. Bir dizine oturdu.
Hacer Ana, Ali'yi ve Ayşe'yi birbirlerinden ayrı tutmazdı. Kim bilir hangi ziyaretinden kalan bir şeker çıkardı koynundan. Dişiyle ikiye böldü, bir parçasını Ali'ye, diğer parçasını da Ayşe'ye verdi. Öptü, kokladı yavrularını.
- Ben acıktım nine, dedi Ali.
Zeynep Gelin:
- Baban gelmedi daha, dedi. Ayıp...
Hacer Ana, gelinini şakacıktan payladı.
- Sofrayı yaz, dedi. Çocuklarım acıkmıştır. Ali'm, akşama kadar sığır güttü dağda, bayırda. Fındık kadar çocuk. Acıkır elbet. Allah'ın günü uzun. Geceleri de öyle... Avni, varsın sonra yesin yemeğini.
- Olur mu kız ana?
- Hadi, dediğimi yap.
- Peki anam...
Zeynep Gelin, çabucak yer sofrasını kurdu. Somun ekmeğini dilim dilim doğradı, sofraya koydu. Yemeğe başladılar.
Ali, ellerini çırparak;
- Oh, be! dedi. Güzel anam, fasulye pişirmiş.
Zeynep Gelin, nedense pek de iştahlı değildi. Bu hâl, Hacer Ana'nın gözünden kaçmadı.
- Imsık ımsık durma gelinim, çal kaşığı. Avni gelir biraz sonra...
- Ben, onu beklesem, dedi Zeynep Gelin ve sofradan çekildi.
Hacer Ana, aldırmadı. Bir bakıma iyi idi bu. Öyle ya, sofrada Avni'ye kim yoldaşlık edecekti? Hacer Ana, çocuklarını bir güzelce doyurdu.
Vakit epey ilerlemiş, Kara Avni henüz dönmemişti. Zeynep Gelin çocuklarını yatırdı. Örgüsünü eline aldı. Gelen mevsim kıştı. Kara kış çok soğuk geçer buralarda. Bir geldi mi, gitmek bilmez. Anasıyla kendisine birer yün palto, çocuklarına da birer kazak örmüştü. Kocasına bir yelek örecekti. Onu örmeye başladı. Hacer Ana köşesinde kendi kendine düşünüyor, bir karardan diğerine rüzgâr gibi uçuyordu:
- "Yeni yetmeler neden böyle sabırsızdı? Avni, nasıl olsa, biraz sonra dönerdi. Geceyi dışarıda geçirecek değildi ya?.. Hem ördek dediğin, öyle erken erken inmezdi göle."
Dışarıda Akkuş'un havlaması duyuldu. Zeynep Gelin kapıya koşarken;
- Başına üslük al, dedi Hacer Ana. Olur ya, gelen Avni değil, bir başkası olur. Kadın kısmı örtüsüz çıkmaz ele güne karşı.
Zeynep Gelin duymadı bile. Biraz sonra Kara Avni önde, kendisi arkada içeri girdiler. Kara Avni, anasına selâm verdi, çiftesini duvara astı, çocuklara baktı. Hacer Ana'nın yanı başına oturdu. Zeynep Gelin, elinde kanadı kırık bir gövel ördek yavrusu tutuyordu. Av torbasında da birkaç ördek vardı.
- Biraz geciktim ana, dedi Kara Avni. Ördek, alay alay indi bu akşam. Bu yüzden geciktim.
- Yok zarar oğul... Acıkmışsındır.
- Öyle. Çocuklar ne zaman uyudu?
- Biraz önce.
Kara Avni, hiç olmazsa Ali'nin uyanık olmasını istemişti. Gövel ördeği onun için getirmişti. Yoksa avcılık töresine göre, yaralı av bırakılmaz, hemen boynu kesilirdi. Ama Kara Avni, Ali'ye adamıştı onu. Oğlu için, avcılık töresini tanımamıştı.
Gövel ördek, yarım ağızla öttü.
Zeynep Gelin:
- Koyuverelim gitsin, Kara'm! dedi. Uğursuzluk getirir. Başımıza iş açar. Ali oynarken boğar onu.
- Olmaz kadınım. Kanadını sarar anam, iyileşince de Ali'me yoldaş olur. Kışta, kıyamette çocuk yalnız.
- Mektebe vermeyecek misin onu?
- Hele bir okullar açılsın...
Zeynep Gelin gülümsedi. Ali de okula gidecekti. Boşnakların Hasan gibi, büyük şehirlerde okuyacaktı. Okuyup memur olacak, çobanlıktan da kurtulacaktı. Zeynep Gelin, her şeye katlanırdı. Tek Ali'si okusun, büyük adam olsun, çobanlıktan kurtulsun. Bu kurtuluş, onlara da yeni, hem de büyük büyük kapılar açtırsın... Boşnakların Hanife kadar olamaz mıydı Zeynep Gelin? O da turp otu satar, Ali'sine para yollardı. Ah, Ali'si bir okula başlasa...

BİRKAÇ GÜN SONRA gövel ördek iyileşti. Ali, onu yanından hiç ayırmaz olmuştu. Ekmekten, sudan kesilmişti. Kendi kendine gövel ördekle konuşur, sığırların peşine onunla giderdi. Zeynep Gelin, Ali'den yana endişelenmeye başladı. Gövel ördeğin gelişiyle, Ali yeni huylar edinmişti. Ayşe'yi de kıskanır olmuştu. Ayşe, ördeğe yaklaşacak, okşayacak olsa, Ali hemen yetişip, kardeşini döverdi.
Zeynep Gelin durumu Kara Avni'ye anlattı.
- Bırakılım şu gövel ördeği, dedi. Gitsin...
Kara Avni, Zeynep Gelin'in bu sözlerine kulak asmadı. İlk defa, farkında olmaksızın kadınını kırıyordu.
- Ali çocuktur, oynasın, gönlünü eğlendirsin.
- Yani Ayşe'yi hep dövsün, ha?
- Erkek değil mi? Dövsün, terbiye etmeye alışır.
Zeynep Gelin'in yüreğine bir acı oturdu. Gözyaşlarını içine döktü. Yoksa Kara Avni, kızını sevmiyor muydu? Ayşe ondan bir parça değil miydi? Derdini Hacer Ana'ya dökmeye karar verdi. Tarlada çalışırlarken anasına durumu bir bir anlattı. Hacer Ana da, Ali'deki değişmeyi biliyordu. Artık ona da eskisi gibi "ninem" demez olmuştu. Hacer Ana da bu yüzden dertliydi. Çocuklarını birlikte okşayamamanın üzüntüsünü yaşıyordu. Çocukların arasında huzur kalmamıştı. Ali, Ayşe'ye düşman gözüyle bakıyordu. Akşam eve döndüklerinde, Ayşe'yi avluda ağlar buldular. Ayşe için için ağlıyordu.
- N'oldu yavrum? dedi Zeynep Gelin.
Ayşe'yi bağrına bastı. Onunla ağladı.
- Ağam dövdü beni gene. Hem de çok dövdü. Sopa ile vurdu.
Hacer Ana, içeri seslendi:
- Ali, gel bakayım buraya!
Ali ok gibi fırladı içerden ve bitişikteki dağa doğru kaçtı, gitti.
Hacer Ana arkasından, biraz da Ayşe'nin gönlünü almak, Ali'yi korkutmak için;
- Akşam baban gelince gösterir sana, dedi.
KARA AVNİ, harım içindeki dikilitaşın yanında pusuya yatmış, çoktandır koyunlarına dadanan sırtlanı bekliyordu. Yezit hayvan, bıldır bahardan beri, on koyun telef etmişti. Bu gidişle sürüyü tüketecekti besbelli.
Kara Avni bu, sırtlana post bırakır mı? Dişlerini gıcırdatıyor, rüzgârın sesine kulak kabartıyor, içinden: "Hele bir elime geçsin namussuz... Alnı çatına basacağım kurşunu. Sonra çentik çentik edeceğim, kuşbaşı kuşbaşı doğrayacağım yezidi." diye geçiriyordu. Bu düşünceler içinde kendinden geçmiş, dalgınlaşmıştı. Havada sıkıcı bir ağırlık vardı.
- Yarın Ali'yi okula vereceğim, dedi kendi kendine. Öğretmen gelmiş geçen gün... Hem Ali de yaramazlaştı bu sıra. Onun yüzünden anam olsun, kadınım olsun gönül kor oldular bana. Gövel ördeği koyuvermeli bu akşam. Çeksin gitsin...
Bir ses duydu. Sesin geldiği tarafta sırtlanın karaltısını görür gibi oldu. "Bismillah" dedi. Namlusunu doğrultu, tetiğe dokundu. Kurşun sesi, havanın sessizliğini bozdu. "Anam!" diye bir ses duydu Kara Avni. Kulaklarına inanamadı. Hedefe doğru koştu, koştu...
Sabahın erken saatlerinde köye jandarmalar damladı. Köylüler: "Avni oğlunu vurmuş..." diye fısıldaşıyorlardı. Kara Avni'nin evinde bir büyük kalabalık vardı. Hacer Ana dövünüyor, Zeynep Gelin'in ağzını bıçak açmıyordu. Konu komşu hep karalar giymişler, Hacer Ana ile Zeynep Gelin'in yasına katılıyorlardı.
Kara Avni erimiş, solmuş, sararmıştı. Küçüldükçe küçülmüş, tanınmaz hâle gelmişti. Üstelik bütün köylüye rezil olmuş, elin diline, evlât katili olarak düşmüştü. Ağlamak istiyor, ağlayamıyordu.
- Asın beni, diyordu, asın beni! Bu leke ile yaşayamam. N'olur götürün, asın beni! Bir sırtlanla oğulu ayıramamak görülmüş şey mi?
Kara Avni'nin kollarına kelepçe taktılar. Hacer Ana ve Zeynep Gelin ile helâlleşti. Oğlu Ali'nin suyu ısınırken, Kara Avni yolun sonunda kayboldu.
ZEYNEP GELİN, oğluna mı yansın, erkeğine mi ağlasın, anlayamadı. Aynalı Tülü Kayalıkları'nda gövel ördeğin başını ezdi. Kâh: "Ali'm..." diye inledi, kâh: "Kara'm, erkeğim..." diye ağladı. Hiç kimse ile konuşmaz oldu. Ekmekten, sudan kesildi. Bir akşam eve dönmedi. Hacer Ana bağırdı, çağırdı. Muhtara haber iletti. Köylüler, gece Zeynep Gelin'i aramaya çıktılar. Aynalı Tülü'nün aranmadık hiçbir yerini bırakmadılar. Zeynep Gelin yok olmuştu. Yer yarılmış, yerin altına girmişti sanki. Hacer Ana, Ayşe ile yalnız kaldı evde, yapayalnız... Sonra bir haber çalkaladı köyü: Kara Avni, hapisten kaçarken vurulmuş... Hep köylüler üzüldüler. Ama Hacer Ana, artık üzülmüyordu. Bu, gün görmüş kadın, iyi biliyordu ki, gidenle gidilmez, ölenle ölünmez!
Yavrularından arda kalan, tek yadigârları Ayşe için yaşayacaktı şimdi. Bir ayağının çukurda olduğu şu günlerde, Allah'ına durmadan yalvarıp yakarıyordu. Ama evin düzeni, dirliği dağılmıştı. Hayvanların kimisi açlıktan, kimisi hastalıktan kırıldılar. Hacer Ana, kadın başıyla da, topraklarını sürüp, işleyemez oldu. Günler geçti, yıllar geçti... Ayşe büyüyüp serpildi, oldukça güzelleşti.
Hacer Ana, her gün kapılara baktı. Acaba Ayşe'yi isteyen olur mu, diye! Bir ayağının çukurda olduğu şu günlerde, bütün emeli Ayşe'sini baş göz edebilmek, baba ocağındaki dumanın tüttüğünü görerek, gönül rahatlığı ile ölebilmekti.
Ayşe, köyün diğer kızları gibi sandıklar dolusu çeyiz işledi. Gönlü "bir yâr" hasretiyle yandı, durdu. Diğer köy kızları gibi hoppa değildi. Okuyamamış, cahil kalmıştı. Anası, babası, kardeşi için türküler yakmış, hep onları söylemişti çeşme başlarında, tarlada. Sevda türkülerine de gönlü kapalıydı önceleri.
Kezban'dan, Cemile'den bu türküleri, hatta en yeni çıkmış olanlarını bile dinlerdi ama, pek bir şey anlayamazdı. Onun dünyası, sade, basit ve ufacıktı.
Bu dünyanın kahramanları, iki büklüm olan ak saçlı Hacer Nine'si, artık yüzlerini hatırlayamaz olduğu anası, babası ve kardeşi idi. O günlerde ne olmuş, hiç hatırlamıyordu. Beyninin içinde bir boşluk vardı. Boşnakların kızları Kezban ve Cemile, onu hiç boş bırakmıyorlardı. Ayşe'yi kendilerinden sayıyorlar, diğer köy kızları gibi ondan kaçmıyorlardı. Oysa Hacı Ali Ağa'nın Zeliha'sı, Gacarların Nejla'sı, Limoncuların Fadime'si ondan bucak bucak kaçarlar, geldiği yerde, uğursuzluk getirecek diye, bir saniye bile durmazlardı.
Bu yüzden Ayşe, genç kızlığını gönlünce yaşayamamıştı. Köy düğünlerine gidemiyordu. Ayşe'nin yüreği ezikti. Hacer Ana hep bunları biliyor, ama kaderine lânet etmiyordu.
- Allah'tan ümit kesilmez kızım, diyordu. Yaradan Allah'a şükret... Bir gün kısmetin de çıkar, iyi bir yerden. Daha henüz erken, yaşın ne, başın ne ki?
- Ne zaman? diyordu Ayşe ve susuyordu.
Hacer Ana da üzülmüyor değildi. Dostları, onu da terk etmişlerdi. Evine uğramaz olmuşlardı. Hacer Ana, alışmıştı bütün bunlara. Ayşe de öyle... Ama Ayşe, gençti. Önünde uzun yıllar vardı.
Uzun yıllar, yıllar, tükenmeyen, bitmeyen yıllar!

HACER ANA biraz keyifsizleşmişti. Bugün Ayşe, tarlaya yalnız gidecekti. Sabah erken kalktı. Yayık dövdü, yoğurttan tereyağını ayırdı. Bulaşıkları yıkadı. Evin içini sildi, süpürdü. Kuşluk vakti yola koyuldu. Ortalık günlük güneşlik. Her tarafta bahar çiçekleri açmış, kuşlar cıvıl cıvıl ötüşüyorlardı. Toprak tatlı tatlı kokuyor. Erikler, bademler, böğürtlenler meyveye bürünmüşlerdi.
Ayşe irimdeki izlere baktı. İzler, hep çift çiftti. Arabaların tekerlekleri bile hep çift izler bırakmış, kumsal toprağı yara yara ilerlemiş gitmişti önü sıra. Tarla komşuları Osman, çift sürüyordu. Kendi kendine bir türkü söylüyordu. "Kara bahtım, kem talihim." diyordu. "Taşa bassam iz olur."
"Kara bahtım, kem talihim, taşa bassam iz olur!"
Osman yakışıklıydı, civan gibi bir delikanlıydı. Ayşe, Kezban'ın; "Osman, sana gönül vermiş." dediğini hatırladı. Yanından sessizce geçip gitmek istedi. Olmadı.
- Kolay gele Osman, dedi.
Osman, türküyü birdenbire kesti. Sesin geldiği yana baktı, Ayşe';yi gördü. Yüreğinde bir ılıklık hissetti. Sıcak bir şey yürüyordu damarlarında. Ne diyeceğini de şaşırdı. Ayşe'yi seviyordu. Ama bunu, kendisine nasıl anlatmalı? Sonra köylü ne derdi bu işe?
- Adam sen de... dedi kendi kendine. Köylü bana vız gelir. Ne derlerse desinler. Ayşe güzel kız, kınalı yapıncak gibi. Hacer Ana ne der acaba?
Sabana koşulu öküzleri durdurdu.
- Biraz konuşalım, dedi Ayşe'ye.
Ayşe utandı, kaçmak istedi. Osman, hemen önüne geçti. Gözlerinde, "Anla beni Ayşe'm!" der gibi bir ifade vardı. Kuşlar ötüşüyor, karasabanın yardığı toprak üzerinde oynaşıyorlardı.
- Biraz konuşalım, diye tekrarladı Osman.
- Ne gibi?
- Hiiç... Sana haber ilettim, almadın mı?
- Kezban demişti.
- Eee, ne diyorsun?
- Bilmem ki.
- Bana gönlün yok mu?
- ?
Ayşe karşılık vermedi. Osman boynunu eğdi. İçinden kendi kendine sövdü. Çıkmasaydım karşısına diye düşündü. Kanının kaynadığını hissetti. Öküzlerinin yanına doğru gitti. Üvendireği eline aldı, toprağı yarmaya başladı.
Ayşe uzun zaman baktı kaldı Osman'a. Osman, ondan yana bakmıyor, bir uçtan bir uca gidip geliyordu. "Demek beni seviyor." diye düşünüyordu Ayşe. Kendi tarlalarına geçti. Bir sürü işi vardı. Biber, patlıcan fidanlarını ot bürümüştü. Onları çapalayacak, sulayacaktı. Akşama kadar anca biterdi işi.
Ah, Osman... Neden yoluna çıktı ki? İkide bir Osman'a bakmadan edemiyordu. Osman, öküzleri zorluyor, işini tez vakitte bitirip gitmek, Ayşe'den kaçmak istiyordu. Bir sigara yaktı. Dumanını derin derin çekti ciğerlerine. Öküzler terlemişti. Onları boyunduruktan serbest bıraktı. Öküzler "an"a doğru gittiler. Osman, sürülmüş toprağın üstünde oturup kaldı. Ayşe ile evlendiğini kurdu. Dedeköy'den Zurnacı Halil'in takımını getirmişlerdi düğünlerine. Bu Zurnacı Halil, nam salmıştı bütün yörede. "Yörük Kızı" havasını çalarken, zurnası dillenirdi. "Köroğlu" oyunu, onun bulunduğu düğünlerde bir başka oynanırdı. Köy yiğitleri coştukça coşarlardı. Altıpatlarlar öter, binlerce mermi yakılırdı.
Az sonra Ayşe'nin kendisine doğru geldiğini gördü. Yerinden kalkmayıp, öylece bekledi.
- Karnın aç mı? dedi Ayşe. Çardakta katık var. Gel, hem karnımızı doyuralım, hem konuşalım.
Osman, önce kayıtsız kaldı. Sonra, Ayşe'nin kendisine karşı ilgisiz olmadığını anlayınca sevindi. Ayşe'nin davetine gitmeli miydi? Ya ikisini birlikte bir gören olursa? Ayşe önden, Osman arkada çardağa doğru yürüdüler.
Sevda üzerine konuşulurken vakit ne çabuk geçiyordu?.. Sanki daha hiçbir şey konuşmamışlar, birbirlerine doyamamışlardı. Osman, Ayşe'nin pembe yanaklarından defalarca öptü. Ayşe, yepyeni heyecanlar içindeydi. Damarlarına bir ateş bürümüş, başı dönüyor, gönlü bulanıyordu.
- Beni gerçekten seviyorsun, değil mi? diyordu.
- Sevmesem, yanında olur muyum?
- Hemen düğün yapacak mıyız?
- Hemen kınalım, Hacer Ana'ya gönderirim bizimkileri. Ne der, Hacer Ana'n?
- Beni, sana verir.
- Ya vermezse?
- Alır götürürsün beni dağlara.
- Olmaz kınalım, düğün dernek isterim ben. Zurnacı Halil, benim düğünümde de söylemeli "Yörük Kızı"nı.
- Başka?
- Sağdıçlarım "Köroğlu"nu oynamalı.
- Daha başka?
- Telinle, duvağınla gelmelisin bana.
Sonra seviştiler, dudak dudağa verdiler. Et, kemik oldular. Artık kuşların sesini duymuyorlardı. Hani zaman sonra, kavuşan güneşin farkına vardılar. Tarla sürülmeden, biber, patlıcan fidanları çapalanmadan kaldılar.
Akşam evde;
- Geciktin ya kızım, kınalım! dedi Hacer Ana.
Ayşe, bu "kızım" sözünün üzerinde durdu. Ona nasıl söyleyecekti; artık ben, kız değilim, kadınım diye?
- İşi yarıladın mı, bari?
- Eh, şöyle böyle!
Ayşe, Osman'ı bir türlü aklından çıkaramıyordu. Osman civandı, candı, sıcaktı, yiğitti. Ateş gibiydi. Acaba şimdi ne yapıyordu? Neredeydi?
- Geçmiş olsuna Satı'lar geldi bugün. Seni sordular. Tarlada dedim. Onların Osman da çiftteymiş. Gördün mü onu?
- Gördüm. Niye sordular beni?
- İkiniz için konuştuk... Büyüdün artık, salındın. Seni, Osman'la baş göz edelim, diye düşündük. Ne dersin?
Ayşe, ninesinin boynuna sarılmak, iki yanağından öpmekle yetindi. Her ikisinin de gözlerinde yaşlar belirdi.
Gözyaşları... saadet, sevinç yaşları!
Ayşe, davulların dövüldüğünü, zurnaların "Yörük Kızı"na başlar gibi olduklarını duydu. Hacer Ana'nın aklına gövel ördek düştü. Uğursuz ördek... Yuvasını yıkan, civan oğlunu, biricik gelinini, fidan gibi torununu alıp giden ördek. Zalım ördek... (1)

OYHAN HASAN BILDIRKİ

(1) YENİSÖKE Gazetesi, Yıl: 5 Sayı: 1181-1186 / 19 Şubat 1998 - 25 Şubat 1998

Gövel Ördek * Yorum * Hilâl GÜLER

Oyhan Hasan BILDIRKİ tarafından 70'li yıllarda yazılan bu hikâye, ilk olarak Yenisöke'de yayınlanıyor. Bu hikâye sanki bir romanın özeti gibi. Fakat okuyanı geren bir hikâye. "Acaba şimdi ne olacak?" sorusu, okuyucusunun yanı başında adım adım ilerliyor. Avcılık töresine uymamanın bedelini, baba kurşunuyla ölen Ali ödüyor. Hacer Ana, ailenin orta direği. Bütün olan bitene sabırla katlanmasını biliyor. Yöre insanının inançları, yer yer hikâyenin satır aralıklarına sindirilmiş. Lâmba camının çatlaması, Zeynep Gelin'e göre başa gelecek bir olaya işarettir. Çakılan kibrit, daha sonra gelişecek olan manevî yanışların sembolüdür. Hacer Ana'nın saçından çıkardığı tırkısını lâmba camının başına iliştirmesi uğursuzluğa karşı alınan bir tedbirdir.
Hacer Ana, koruyucu bir kalkandır. Olayın kahramanlarının zorda olanlarını, geleneğimizden getirdiği basit tedbirlerle arkalamaya çalışıyor. Hacer Ana, ailenin bilgesi. Kara Avni'nin gecikmesi üzerine Zeynep Gelin'e "Alışırsın" demesinde, tecrübenin ince tülbendinden süzülmüş, alışmak zorunda olduğumuz gerçekler var. Hem Ali'ye, hem Ayşe'ye arka çıkarken dengeyi elden bırakmaz. Bir şekerin ikiye bölünmesi gibi. Sofra geleneğimiz ince ayrıntılarıyla işlenmiş. Zeynep Gelin'in Kara Avni'yi beklemesi, Hacer Ana'nın bir güzelce torunlarının karnını doyurması, kurulan yer sofrası, somun ekmeğinin dilim dilim doğranması, fasulye pişirilmesi.
Öteden beri halkımız, bazı yerleri uğursuz beller. Öylesi yelere pek sokulmaz, hatta sokulanı bile tekin saymaz. "Göl kıyısındaki Aynalı Tülü Kayalıkları" da böyle bir yer. Zeynep Gelin, Kara Avni'nin de oraya gitmesinden endişelidir. Çünkü söz konusu yerde cinler var. Orada dolananların birçoğu kötü sonla, cinler tarafından Çarpılmakla, akıllarını kaçırmakla karşı karşıya gelmişlerdir. Yazar burada aklını kaçırmak yerine, yerel bir söyleyişle "aklını çıvdırmak" diyor.
Kara Avni, oradan dönüşünde evine bir yaralı ördek getirir. Ördek, Hacer Ana tarafından iyileştirildikten sonra, oğul Ali'ye verilecektir. Neticede öyle yapılır. Fakat, gövel ördekten sonra, Ali'nin huyları değişir. Durmadan, belki de gövel ördeğe ortak çıkacağını sandığından, Ayşe'yi dövmeye başlar. Çare, Ali okula gidince bulunacaktır. Zeynep Gelin'de türlü çeşit özlemler... Fakat bu özlemler gerçekleşmez. Oğulcuğunu sırtlan sanan Kara Avni, tetiğe basar, Ali'sini öldürür. Oğlunun suyu ısınırken, hapse atılır. Bir daha da köye dönmez. "Hapisten kaçmak isterken" vurulduğu duyulur. Zeynep Gelin, gövel ördeği kaptığı gibi Aynalı Tülü Kayalıkları'na götürür. Orada uğursuz bellediği ördeğin başını ezer, kendisi de kayıplara karışır.
Hacer Ana, bağrına taşlar basar. Kaybettiklerinden geride kalan Ayşe'yi yetiştirmeye çalışır. Yanıp sönen ocağın kızı Ayşe'yi, köy kızlarından çoğu beğenmez, uğursuzluk bulaşmasın diye olacak, ondan bucak bucak kaçarlar. Sonra Osman çıkar ortaya. Dünürcüler gönderilir, düğün dernek kurulur. Hacer Ana'nın aklına "zalım ördek" düşer.
Hikâyede folklorik öğeler de kullanılmış: Duvarda asılı koyun postundan pösteki, başköşedeki minder, başın bir tülbentle sıkıca bağlanması, yer sofrası, yoldaşlık etmek, yün palto ve yelek-kazak örmek, kadın kısmının örtüsüz ele güne karşı çıkmaması, av torbası, avcılık töresi, helâlleşmek, birini baş göz etmek, yaralı ördek, alnı çatına kurşun basmak, rezil olmak, evlât katili olmak, ana-baba ve kardeş için türküler yakmak, sevda türkülerine kapılanmak, kısmeti çıkmak, çift sürmek, sabana koşulu öküzler, üvendireği ele almak, çardak, Dedeköy'den Zurnacı Halil takımını düğünlerine getirmek, Yörük Kızı havasını çalmak, Köroğlu oyununu oynamak, köy yiğitleri, altıpatlarlar, binlerce mermi yakmak, alıp dağlara götürmek, teliyle duvağıyla almak, geçmiş olsuna gelmek, ikisi için konuşmak, davulların dövülmesi.
"Gövel Ördek" hikâyesi, tipik bir köy hayatının samimiyetle çekilmiş fotoğrafıdır.

HİLÂL GÜLER

(GÜLER Hilâl, SÖKE'DE YEREL BASIN VE BASIN YAYIN HAYATI- S.39 vd. Uludağ Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi.

Yarın Şafakla Birlikte * Oyhan Hasan BILDIRKİ *

Yarın şafakla birlikte kırlar aydınlandığı zaman
Yola çıkacağım beni beklediğini biliyorum,
Anlıyor musun?
Ormanlardan, kırlardan geçeceğim gelirken
Uzun zaman senden ayrı yaşayamam gayri.

Bakışlarım düşüncelerine takılı
Başka bir şey görmeden, hiçbir şey işitmeden
Yapayalnız, kimsesiz
Ellerim böğrümde iki büklüm
Mutsuz bir halde yürüyeceğim,
Günüm gece gibi karanlık olacak.

Ne çöken karanlığa karşı doğan dolunayın altın parıltısında
Ne de uzakta Arfleur'e doğru kayan yıldızlara bakacağım
Sana geldiğim anda
Yeşil bir buket ve çiçekli bir dal koyacağım mezarına.

Victor HUGO
Oyhan Hasan BILDIRKİ
(Türkçe)

Sisler İçinde İki Sevdalı

Anılar fırtınası okşuyor yüzümü
Yakamı bırakmıyor tutuyor özümü
Yaşadıklarımız kare kare ayaklanmış
Pencereler kapanmış kapılar dayaklanmış
Seninleyim şimdi dudağımda şiirler
Gül bahçesindeyiz gül kesilmiş sihirler
Sevdalı bülbül sabahın seherinde
Tutuşmuş yine gözlerim gözlerinde
Sevdiğim
Bir tanem

Belli belirsiz yarı aydınlık resimler
Melek orda, Şehzade keyfince gülüyor
Başı dumanlı Aytepe'ler sisler içinde
Sisler içinde iki sevdalı yükseliyor
Ömürlük bahar gönlümüzde düğün bayram
Sonra saçlarına taktığın papatyalar
Çiçek çiçek açan bitimsiz bir destan
Tutuşmuş kalplerimizde yazılıyor
Sevdiğim
Bir tanem

Bir sonbahar sabahına tutunuyoruz
Rüyâlarımızı yeniden yaşamak için
Özlem ateşi düğüm düğüm yüreğimizde
Umut yağmuru damla dalma gözlerimizde
Masalsa masal dolunayda dönüyoruz
Kızıl güneşe beraber gülümsüyoruz
Sevdalı bülbül sabahın seherinde
Tutuşmuş yine gözlerim gözlerinde
Sevdiğim
Bir tanem
13 Haziran 2007

Oyhan Hasan BILDIRKİ

link_defteri.gif

Oyhan Hasan Bıldırki İle Öykücülüğü Üzerine Bir Görüşme * Yaşar Karakulak *

"KARAKULAK: 1969 yılından bu yana yazıyorsunuz. Bu zaman dilimine, iki şiir, bir seçki, bir roman, dört öykü kitabı sığdırdınız. Bu arada, aralarında Beşparmak dergisinin de bulunduğu değişik dergilerde, yazılarınız, öyküleriniz çıktı. Son olarak da; "Kar Üstünde Kan Damlası" adlı öykünüz, Ömer Seyfeddin Hikâye Yarışması Seçiciler Kurulu Özel Ödülü'nü aldı. Önce, bu yazma yoğunluğunun gizi nedir, diye sormak istiyorum.

BILDIRKİ: Bir düzeltme yapmakla işe girmek istiyorum. Benim yazı hayatım 1969'lardan çok daha önce başladı. Bu yıla gelene kadar, yerel gazetelerle dergilerde birçok şiir, hikâye ve diğer yazılarım yayınlandı. Bu dönem, arasına iki kitap sığdırmama rağmen, benim amatörlük dönemimdir. 1969 yılı, Türkiye çapında yankı bulabildiğim yıldır. Bana göre insan, yaşadığı çağın, devrin aynası olmalıdır. Yaşadıklarından değerli bulduklarını, kendisinin dışındakilere de aktarmalı, onlarla bazı şeyleri paylaşabilmelidir. Böyle bir tutum, toplumun diğer kesimleriyle ortak değerlerde buluşmamızı sağlar. Yaşadıklarımızdan tat almaya başlarız. Yaşadığımızın farkında oluruz. Aslında ben, çok ve sık yazan bir yazar değilim. Yazmaktaki amacım, okumaya olan tutkunluğumun sonucudur desem, bana inanmayacaksınız. Ne var ki, temel sebeplerden ilki budur. Sonra diğer sebepler, "arap saçı" gibi sıralanır gider. Söz gelimi, diğer insanlara da söyleyecek çok şeyim var. Bütün bunları anlatmak, yaşadığım çağın şahidi olmak istiyorum. Çağın nüanslarını yakalamak, okuyucunun dikkatini bu noktalara çekmek istiyorum. Aslında yaşamak, ölümsüzlüğe ulaşmak için yazıyorum. Yazmak benim için bir tutku, vazgeçemediğim tükenmez bir sevdadır.

KARAKULAK: Aldığınız ödül ve genel olarak "ödüller"konusunda düşünceleriniz nedir?

BILDIRKİ: Aldığım ödül, benim Türk hikâyeciliğinde hangi noktada olduğumu gösteren bir mihenk taşıdır. Fark edilmiş olmanın, beğenilmenin, kendine özgülüğün değerlendirilmesi sonucunda doğan bir göstergedir. Burada, bir şeyi açıklamadan geçmek istemiyorum. 1995 yılı Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması'nın ince esprisi, Türk yazarlarının yanında, Türkçe yazan yazarlara da açık oluşuydu. Anılan yarışmada 217 hikâye, değerlendirme jürisinin tezgâhından geçmiştir. Benim için önemli olan budur. Bana gelince, herhalde ben, aldığım ödüllerin de önemini kavrayamadım. Onlardan hiçbirini, yayınladığım bir eserimin kapağında, damga olarak kullanmadım. Neden demeye hazırlandığınızı görüyorum. Benim amacım, yazdıklarımın ticaretini yapmak değil, her şeyden önce okunmak, tekrar tekrar okunmaktır. Bu sonuca ulaştığımı da çok iyi biliyorum. Kitabevi raflarında, yayınevi depolarında uzun zaman kalmak istemiyorum. Zaten okuyum da beni, bu konuda yalnız bırakmıyor. 1994'te üçüncü baskısını yapan "Bir Başka Şafak", hayli kabarık bir sayıda basılmasına rağmen, yok satıyor. Tadımlık veya ilaç için bile arasınız, bulamazsınız. Ben, eserlerimi ödüller, raflar, depolar için değil, okuyucularım için yazıyorum.
"Ödüller" konusuna gelince, bu türlü mizansenler daha sık, daha çok diğer yazı türlerini de içine alacak biçimde düzenlenmelidir. Yalnız, bu düzenlemelerden amaç, kazananı önceden belli olanı, öne çıkarmak için olmamalıdır. Reklâma çıkma veya çıkarma anlayışı da terk edilmelidir. Biz, güzellik yarışmasına katılmadığımızın farkındayız. Fakat derece alan güzellere, gıpta ediyoruz. Edebiyatçıya biçilen ödül de, en az onlara verilenlerin miktarına ulaşmalıdır. Bu konuya maddî açıdan yaklaştığımı sanmayın. Biz, o sahayı çoktan aştık. Sanatçı ölümünden sonra değil, yaşarken desteklenmelidir. Yoksa bu işten vazgeçilmeli, yazarı, okuyucuyla kucaklaştıracak daha değişik ve anlamlı yollar bulunmalıdır. Gerisi, havanda su dövmektir.

KARAKULAK: Öykülerinizde genellikle Büyük Menderes Ovası'nın çevresinde yer alan insanları anlatıyorsunuz. Aynı çevreyi, ünlü romancımız Samim Kocagöz, Sökeli öykü yazarı O. Zeki Özturanlı da yazmıştı. Aynı dönemlerde de "köy ve kasaba romanı" yazmak, uzun tartışmalara neden olmuştu. Sizin bu konulardaki yaklaşımınız nasıl?

BILDIRKİ: Her İnsan gözünü, doğduğu çevrede açar. Ben de, Büyük Menderes Ovası'nın hikâyelerini, efsanelerini, türkülerini, mani ve masallarını dinledim. Önce, bu çevredeki insanları tanıdım. Onlarla kâh boğuştum, kâh seviştim. Bu yüzden, onları anlatmakla işe başladım. "Mum, dibine ışık vermez"miş. Öyle derler. Bu yargıyı sevmeyişimden olmalı, önce kendi canlarıma yâr olmak istedim. Kaynağımı inkâr etmemek için, söze, önce onlarla başladım. Fakat, hikâye ufkum, yalnız onlarla sınırlı değil. Bu ufkun içinde, İran-Irak, Bulgaristan, Yunanistan ve Kıbrıs da yer alıyor. Ülkemde beraber yaşadığım diğer bölgelerin insanları da hikâyelerimde boy göstermişler, sevinçleri, acıları ve umutlarıyla kendilerini anlatmışlardır. Benim derdim, dar çevrenin değil, bütün Türkiye coğrafyasının insanını anlatmaktır. Samim Kocagöz ve O. Zeki Özturanlı'yı, çok iyi tanıyorum. İkincisi, komşularımızdan birinin adaşıdır. Şimdi yaşayışını çiftçilik yapmakla sürdüren Osman Zeki'ye, babası, benim ısrarım üzerine, adını vermişti.
Yalnız, her yazarın, farklı bakış açısı vardır. Biz üçümüz, sacayağı gibiyiz. Birimiz olmazsa, çok şey fark eder. Bakış açılarımızın farklı olmasına rağmen, üçümüzün de bir ortak noktada birleştiğini biliyorum. Yaşadığımız bu toprakları vatan yapmak, bu topraklara "Mühür" vurmaktır. Hem, anlatılacak o kadar çok şey var ki, bu ovaya üç yazar, az gelir.
"Köy ve kasaba romanı" tartışmaları, ideolojik sebeplere dayalı olarak yapılmıştı. Bazıları, o günlerde, erişemedikleri ciğerlere, "mundar" demenin, böyle söylemiş olabilmenin de ucuzluğuna yatmışlardı. Bu, bir yerde, kıskançlık gibi bir şeydi. Hazımsızlıktı. Orhan Veli ve arkadaşlarının "garipsenmesi" gibi bir şeydi. Geldi, geçti. Fakat zaman, değeri ve değerliyi ortaya çıkardı. "İnce Memed"i kaldırıp atsanız Yaşar Kemal'den, "Başakçılar"ı da görmezden gelseniz Özturanlı'dan, "Onbinlerin Dönüşü"nü yok saysanız Samim Kocagöz'den geriye, elle tutulacak hangi eser kalır? Kemal Tahir'i, Tarık Buğra'yı, Atilla İlhan'ı veya İlhan Tarus'u unutursanız, Türkiye'yi, bu toprağın insanlarını sevemezsiniz. Fildişi kulenize kapanır, sınırlarınızın dışına taşmaz, gerçek hayatı tanımazsınız. Ne korkunç bir şey, değil mi?

KARAKULAK: Bir konuşmanızda, "Şiir benim için öykülerimin, romanlarımın ön hazırlığı, bir kışkırtmasıdır." demişsiniz. Sizde şiir, bu konumunu sürdürecek mi?

BILDIRKİ: Arada sırada yayınlanmasına göz yumduğum şiirlerim varsa da, şair olma iddiasında değilim. İlk yayınlanan yazım, bir sevgi şiiridir. Fakat ben, bir yerde şiiri, kendim için yazıyorum. Şiiri, hikâyelerimin ön bahçesi olarak düşünüyorum. Orada çakan kıvılcımları, hikâyelerime taşıyorum. Bir yerde konuya girmek için, arada bir şiir yazarak, alıştırma yapıyor, ısınma turlarına çıkıyorum. Bunda da, amaçladığım sonuca ulaştığımı sanıyorum. En uzun hikâyemin bile, bir solukta, kesintisiz okunma hissini okuyucuya vermesi, şiirden kaynaklanıyor. Bir yerde de, şiirle yoğrulurken, aslında hikâyeyi yazan kalemimi sivreltiyorum. Şiir, duygulu, kısa, noksansız anlatmanın en kestirme yoludur. Ben, şiirsiz yapamam.
Hele hikâyesiz? Asla!

KARAKULAK: Yeni tasarılarınız?

BILDIRKİ: Emekliliği olmayan mesleklerden birinin, belki de yalnızca birinin, yazarlık olduğunu sanıyorum. Edebiyatçının kalemi, son nefesle birlikte susar. Bunun dışında, sepette daima bir şeyler bulunur. Onlar için sancılar çekilir, doğuma yatılır. Önümüzdeki günlerde, "Kar Üstünde Kan Damlası"nı basmak, okuyucuma ulaştırmak istiyorum. "Kırk Küçük İnci" ve "Dil Çerezleri" de öyle. Bunlarla iş bitecek mi? Hayır! Başta da belirttiğim gibi, yaşadığım çağa ayna olabilmek, çağın nabzını tutabilmek için, yazmaya devam edeceğim. Yakın çevremdeki yerel gazetelerde, köşe yazılarına devam ediyorum. Bundan amacım, yetişmemde emeği geçenlere yardımcı olmaktır. Ayrıca yerel televizyonlarımız için tasarladığım bazı projelerim var. Zamanı gelince, bu çalışmalar da seyirci karşısına çıkacak.

KARAKULAK: Son olarak söylemek istedikleriniz?

BILDIRKİ: Bu sorunuzu, neden hikâyede ısrarlısınız şeklinde değiştirmek istiyorum. Hikâye, edebiyattaki en zor dallardan birisidir. Zaman, hızla akıp gidiyor. Günümüz insanı, geçim derdinin telâşına düşmüş. Bu yüzden olsa gerek, okumaya soğuk. Siz, gazetelerin şu kadar sattığına bakmayın. Onlar, şans dağıtmayı bir yana itseler, bu kapıyı açmamış olan ağırbaşlı gazetelerimizin durumuna inerler. Günümüz insanını, okuma isteğiyle barıştırmak gerekir. İşte bunun için hikâyede ısrarlıyım. Ayrıca benim, insanlarımıza söyleyecek, anlatılması gereken çok şeyim var. Onların hiçbirine kıyamadığım için, ille hikâye diyorum. Teknik açıdan hikâye zor bir türdür. Ben, zoru başarmaktan da zevk alıyorum.

KARAKULAK: Teşekkürler.

BILDIRKİ: Gördüğüm ilgiye karşı, ben de teşekkür ederim." (1)

Yaşar KARAKULAK

EK:
(1) KARAKULAK Yaşar, BEŞPARMAK A.K.S.D. Sayı: 66 s. 2 vd. / Mart-Nisan 1995

Bir Şiirde Yoğunlaşmak: "Gemlenmiş Al Atlarım" * Sıddık ELBİSTANLI
*

Şair, öykücü Oyhan Hasan BILDIRKİ'yi isim olarak epey önceden bilirim. Dolunay, Güneysu dergilerinde yazılarımın, şiirlerimin yayınlandığı zamanlarda, 1985-90 yıllarında, onun da bir iki şiirini, öyküsünü okumuşluğum vardır. Oyhan ismi, yanılmıyorsam, bazen "O." şeklinde kısaltılmış olarak verilirdi. Çoğu kişi Orhan zannedebilirdi.
Şairi daha genç biri olarak düşünür, örneğin Tayyip Atmaca, Bestami Yazgan, Mehmet Narlı, Hasan Ejderha, Mustafa Pınarbaşı, Yasin Mortaş tapırından, yaşıtlarından sanırdım. Demek ki yazdıkları bende böyle bir genç şair izlenimi bırakırdı. Ya da Dolunay'ın mimarı Bahaattin Karakoç ustamızın yöresinde, hep onun değer verdiği gençler kümelenmesi bulunduğundan, kendisini de onlardan biri sayardım doğallıkla.
Edebi kişiliğini, şahsını ve simasını fazla yakından görmüşlüğüm, bilmişliğim yoktu henüz. "Bıldırki" soyadı ise ses ve anlam olarak hoşuma gider, orijinal gelirdi kulağıma. İngiliz dilinin iyi şairlerinden sayılan William Butler Yeats'ın:
"Nerede o bıldır yağan kar şimdi"
dizeli güzel şiirini okuduğumdan beri, "geçen yıl" anlamındaki "bıldır" sözünü, biraz da yerellik kokusu aldığımdan mıdır, nedir severdim.
Kahramanmaraş İmam Hatip Okulu lise kısmı, son sınıf öğrencisiyken, genç edebiyat öğretmenimiz İsmet Şengün'ün İstanbul'dan getirttiği, Hüseyin KARAKAN'ın "Dünya Şiiri" adlı antoloji kitabıyla, Türk edebiyatı ve Türk şiiri yanında, dünya şiiriyle de haşir neşir olmaya çalışıyordum. Yeats'ın oradaki söz konusu şiiri, bütün olarak güzeldi ama yalnızca içinde "bıldır" sözü geçen yukarıdaki dize usuma yerleşmişti. O şiiri Türkçe'ye kazandıran çevirmen, bizdeki "bıldır" sözcüğünü çok iyi bulup, ustalıkla yerleştirmiş doğrusu. Sanırım şiirin başlığı da öyleydi: BILDIR YAĞAN KAR.
Bazen sözle sanatta, edebiyatta böyle olur; bir sözcük bile insana güzel ve sıcak gelir, canlı bir yakınlık oluşturur. Burada şair Cemal Süreyya'nın, bir yazışmamız sonucu gönderdiği mektubunun başında, adıma-soyadıma vurgu yaparak "Merhaba! Ne güzel adın var?" diye seslenişi geliyor hatırıma. Dil sevgisi, sözcük albenisi, birden insan aşinalığına dönüşür günü gelince işte buradaki gibi. Edebiyatın, dilin, Türkçe'nin manevi, mucizevî, sihirli gücü sanırız böyle böyle oluşuyor kültürümüzde, gönülleri, ruhları birbirine bağlıyor.
Alkış dergisinin 30. sayısında yayınlanan (sayfa 27) O. Hasan BILDIRKİ'nin GEMLENMİŞ AL ATLARIM adlı yeni şiirinin yanında yer almış resmini ilk olarak görünce, onun da ben yaşta biri, yani gençlerden biraz daha yaşlı başlı bir sanatçı olduğunu anladım. Edebiyatımızda, sanırım dünya edebiyatında da böyledir; genellikle dört ya da beş kuşak bir arada görülür: Erken genç kuşak, genç kuşak, orta yaşlılar kuşağı, yaşlı kuşak v.b.
Bendeniz, yaşımın elliyi aşmış olmasına bakarak, kendimi orta kuşak üyesi saymaktayım. Bunu şunun için söylüyorum; resmine göre yaşıtım sayılan bu şairin şiirleri de, ilk bakışta genç bir şiir izlenimi bırakıyor okuyucuda, ya da bende... Onlardaki diri havadan, esintiden olsa gerek herhalde...
Bu diri hava, Attila İlhan'ın ilk gençlik şiirlerindeki gibi bıçkın ve uçarı değildir ama. Hilmi Yavuz'un birçok şiirlerindeki gibi ölgün ve dingin de değildir. Fırtına, bora da yoktur o dizelerde; fakat yüksek, canlı bir esinti vardır. Bunu biraz sonra yoğunlaşacağımız şiirinde açıkça göreceğiz zaten.
Evet, yakından tanımadığımız şairimizi, (Öykücümüzü mü desek acaba? Çünkü İhsan Işık'ın ünlü YAZARLAR SÖZLÜĞÜ'nde, Bıldırki'nin üç öykü kitabına imza atmış olduğunu okuyoruz.) sonunda, Gemlenmiş Al Atlarım isimli şiiriyle biraz daha yakından tanımış oluyoruz.
O, orta yaşını almış, ama sorumluluğunu yitirmemiş ve şiirindeki diriliği de bu sorumluluğa borçlu olan bir şairimizdir.
Yerine göre, "Tek bir şiir, bir eserdir" özel sanat anlayışımıza dayanarak, Oyhan Hasan BILDIRKİ'nin söz konusu şiiri üzerinde edebi bir gezi yapmak istiyoruz şimdi. Kendimiz ve okuyucularımız için elbette...

Alkış dergisi okuyucuları olarak hatırlarsak, şiir şöyle başlıyordu, hafif Köroğlu esintisiyle:

"Bin bir renkli dağlarım bir yiğit bekliyor
Gemlenmiş ol atlarım bir yiğit bekliyor."

"Beyaz atlı süvari", hayallerdeki prensi, şehzadeyi; sevgili olan kadının, genç kızın çıkıp gelmesini beklediği, gözlediği erkek aşk kahramanını simgeliyordu edebiyatımızda, kültürümüzde, sanatımızda. Hatta belki dünya edebiyatında da bu anlayış vardır.
Al atlı süvari ise, başka bir gizemi, yiğitliği, güzelliği, kahramanlığı, erdemi simgeler herhalde. Şiirimiz bağlamında sözü açık edersek; Bolu Beyi gibi zalimler düzenine başkaldıran Köroğluları, Dadaloğluları, Pir Sultan Abdalları, Şeyh Bedrettinleri, İnce Memetleri, Battal Gazileri, Zaloğlu Rüstemleri; dahası Şahinbeyleri, Arslanbeyleri ve onların sonsuz civanmertliklerini simgeler.
Ozan böylesi yeni bir yiğidi, yiğitleri bu ilk dizelerde al atlara binmeye, bin bir renkli dağlara çıkmaya çağırdığına göre, demek ki günümüzün dünyasında, düzeninde de benzer bir haksızlık, zalimlik görüyor olmalıdır.
Şair bu, görür; herkesten önce ve ileride görür...
Üçüncü dize yalın ve gerçek:

"Sevgiye kapanmış şimdi bütün kapılar"

Her şeyin, tüm değerlerin kabaca maddeleşip, metalaştığı; bencillik, çıkar ve paraya dönüştüğü yapay bir dünyada, toplumda sevgi hazinesinin, bahçesinin, binasının, sarayının kapıları da kapanmış, kilitlenmiştir.
Oysa al atlara binerek çıkıp gelecek olan yiğitler, sevgiyi de yüreklerinde taşıyarak getireceklerdir. Kilitlenmiş, hapsedilmiş bütün diğer temiz, sahici sevgileri, değerleri, belki kapıları da kırarak, kapanmış oldukları o uğursuz yerlerden tekrar kurtaracaklardır.

"Beyefendi etliye sütlüye karışmaz
Hanımefendinin ojeleri silinir"

Bu dizeler, ironi ustası iki Cumhuriyet şairimizi hemen usumuzda çağrıştırıyor ve onların rezonansına bizleri katıyor. İlk dizeyle;

"Suya sabuna dokunmazmış
Pise bak"

diyen sevgili Özdemir Asaf'ı ve ikinci dize ile de, yine bir kısa şiiriyle merhum Orhan Veli Kanık'ı (hatırlatıyor).

"CIMBIZLI ŞİİR

Ne atom bombası,
Ne Londra Konferansı;
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya?"
(Orhan Veli Kanık - Bütün Şiirleri)

Baştaki yiğitlemeden, sevgi panoramasından hemen sonra dördüncü dizede ironiye, alaycılığa geçilmesi, belki şiir yapısı için erken bulunabilir. Ama düşünülürse, mantıksal ilişki devam etmektedir. Şöyle ki; baskı ve zulüm sevgiyi kilitlemiş, sevgisizlik ortamını yaratmıştır. Sevgisizlik de toplumdaki sorumsuzluğu tetiklemiş, artırmıştır. Bana necilik salgın hastalık haline gelmiş, herkes etliye sütlüye karışmaz olmuştur.
Şiirimize dize sırasıyla, kaldığımız yerden devam ediyoruz:

"Çarşı pazarda sayısız Mart kedileri"

Sevgiye kapılar kapatılmıştır ama burada hemen sezinlediğimiz gibi, en adi görünümüyle cinsellik ve seks, çarşı pazarda, alım satım tezgâhlarında, sokaklarda, kaldırımlarda arzı endam etmekte, boy pos göstermekte, poz vermektedir. Öyle ki, memleket meselelerinden olduğu kadar, gerçek sevgiden de bihaber olan sapı silik kızlar ve oğlanlar, kişiliksiz kadınlar ve erkekler o halleriyle azgın Mart kedilerini andırmaktadırlar. Üstelik şiire göre, bu arada, bu çılgınlık ortamında daha kötü niyetli birileri de, fırsattan istifade boş durmamaktadırlar:

"Bileniyor yılandilli keskin bıçaklar"

Bu dize için her şey söylenebilir elbette. Pandora'nın kutusu açılmıştır artık çünkü. Dilin kandırıcı tuzaklarıyla insanımızı yozlaştırmak, düşünceleri, ruhları iğfal etmek, tutarlı kalan yanlarımızı da törpülemek, ne bileyim kesip doğramak için düşman bıçaklar bilenmekte, öldürücü silahlar haline getirilmektedir. "Yılandilli" benzetmesiyle ozanımız belki, çağımızın siyasi vebası olan küreselleşmeyi, globalleşmeyi, sahte demokrasi teranelerini, bölücülük tuzaklarını, gericilik karabulutlarını da anlatmak istiyordur bizlere, kim bilir?
Yoğun anlamlar yüklenerek böyle peş peşe sıralanıyor on iki satırlık ilk bendin dizeleri. Şiir toplam 25 dize ve iki bentten oluşuyor. Sıradaki dizemiz şöyle:

"Dal dal olmuş birlik ağacım bel veriyor"

İşte bu kötü!.. Birlik bozulmaktaysa, dirlik de azalmaktadır mutlaka. Çünkü bu ikisi ayrılmaz bir bütündür. Bir yâdlaşma, yabancılaşma, el olma başlamış demektir artık. Sanırız asıl yıkıcılık, bölücülük de bu olacaktır.

"Çıfıt çarşısına dönüyor memleketim"

Çıfıt burada yâd demektir, yabancı demektir, el demektir, gavur demektir, casus demektir kısaca. Kimse kimsenin dilinden, dişinden anlamamakta, kötü, eğreti bir süreç alıp başını gitmektedir.
Biz birbirimize yadırgılaşmış haldeyken, fırsatçı, fesatçı, korkak, hain, birlik dirlik bozucuları da saldırılarını artırmak için daha zayıf halimizi kollayıp gözetmektedirler:

"Pusuya yatmış pişkin çakallar gülüyor"

Çakallar, yani leş yiyicileri... Çürüyen, ölen yanlarımızı da paylaşıp yemek, tüketmek için... Ve haklı olarak şöyle sorulmaktadır sonra:
"Nereye kadar gidecek bu işin sonu"

Nereye kadar olacak, denizin bittiği yere kadar herhalde. Geminin iyice karaya oturtulduğu kıyıya kadar. Ya da birilerinin, halkımızın içinden çıkıp erken davranarak "Gayruk yeter!" diyeceği günlere kadar.
Bendin son dizesi de şöyle:

"Bir yanım Aydın, öte yanım Kastamonu"

Bir yanım İzmir, öte yanım Samsun, diyor sanki şair. Yeniden bir ulusal çöküntü ve diriliş tablosu canlandırıyor gözümüzde bu tek dizeyle, hayal gücümüzde... Umumi vaziyet pek iyi değildir, gördüğümüz ya da şairimizin gösterdiği gibi. O. Hasan BILDIRKİ, günümüz toplumsal ve milli gerçeğinin eğreti şiirsel görüntüsünü, panoramasını çizmeyi ikinci bentte de sürdürüyor:

"Kötü esiyor nereden çıktı bu rüzgâr"

Kanımızca bu rüzgâr yine karabuluttan, bulutlardan çıkmıştır. Anadolu'muzun yüz akı şairlerinden olan Cahit KÜLEBİ, ATATÜRK KURTULUŞ SAVAŞI'NDA adlı destansı uzun şiirinin bir bölümünde, ne güzel anlatıyordu bu felaketli günlerimizi. O bölümün tamamını aşağıya almadan edemiyoruz:

"BİR GÜN KARA BULUTLAR
GÖKLERİMİZDE KONAKLAMIŞTI

Gökyüzünde kara kara bulutlar
Başımıza nerden geldiniz!
Bizler konukseveriz ama
Düşmanları sevmeyiz.

Gökyüzünde kara kara bulutlar!
Harmanlar çürüdü yüzünüzden!
Sizinle görecek işimiz yok
Gidin üstümüzden!

Mavi değil artık denizlerimiz!
Tarlalar sürülmez oldu!
Sütü kesildi davarların!
Öksüz kaldı bebelerimiz!

Gökyüzünde kara kara bulutlar
Hayın mı hayın!
Bir gün gelir hesabını sorarız
Buralarda durmayın."

Gemlenmiş Al Atlarım şiiriyle, Külebi'nin bu eşsiz şiirini anımsamamız gayet doğaldır. Çünkü Sayın O. Hasan BILDIRKİ de, aynı destansı şiir damarından, yani Anadolulu ozanlar soyundan geliyor. Kendisi Aydınlı bir ozandır. Aynı yiğitsi eda, aynı gözlem gücü ve benzer bakış açısı, diri ses, sorumlu kişilik benzeşmesi...
Şiirindeki mısraların olağanüstü söz ve söyleniş üstünlüğü yok belki. Bildik, tanıdık imgeler, imajlar, benzetmeler, semboller düzeni içinde gelişiyor öz de, tema da. Biçimde de fazla bir yenilik öğesi göze çarpmıyor. Ama hem öz, hem biçim olarak dizelerde sağlanılan bütünsellik, anlam ve söz istifinin sağlıklı, sağlam yapısı önem taşıyor yine de bize göre.
En önemlisi de, işlenen temaya gerçekçi, yetkin bir yaklaşım sergileniyor ki; çoğu genç-yaşlı şairimizde, kantarın ucunun hemen kaçırıldığı, çeşitli duygu ve anlam abartılarına düşüldüğü bu hassas konuda dengede kalmasını biliyor ozanımız.
Kötü esen rüzgârı sorgulayan dizeden sonraki dize de dikkat çekiyor:

"Yine tersine akıyor Dicle, Fıratlar"

Bu dize, anlam yönünden çekiyor dikkatimizi. Kurtuluş Savaşı dönemimizde de öyle olmuştu... Simgesel olarak yöre halkını temsil eden Dicle ve Fırat, başlarda yabancı güçlerce tersine akıtılmak istenmişti; bu günlerdeki gibi, yöre halkı ile Türk milletinin arasına kama sokularak, bütünsellik koparılıp, bölünüp parçalanmak istenmiş ama bu başarılamamış, birlik ruhu sürdürülmüştü,
Bu arada küçük bir eleştirimiz olacaktır; yukarıdaki dizede toptancı bir anlatımı yeğleyen, acemice söylenmiş "Dicle, Fıratlar" denilmesi yerine, daha şahıslaşmış bir ifade kullanılsaydı iyi olacaktı. Örneğin yalnızca "Dicle ve Fırat" denseydi, anlam sanırız daha bir yerine oturacaktı.
Diğer takip eden beş dizede şair, bu kör gidişin sonunda insanımızın başına gelecek daha kötü günleri ve olayları sıralamaktadır:

"Zil takıp oynarsa büyük küçük cambazlar
Birliğe tuzak olur yaman ayrılıklar
Gölgeli evler yıkılır dağlar devrilir
Yeniden nice bilekler kelepçelenir
Kaynar kazanlarda hürriyetim demlenir"

Hürriyetimiz bu gidişle çay yerine, kahve yerine demlenip, çorba gibi içilecek sudan bir şey haline getirilmek istenmektedir. AB'ci, ABD'ci emperyalist odaklar, bağımsızlığımızı elimizden tümüyle almaya yeltenmektedirler. Belki yeni sahte soykırım suçları yaratılarak, yeni Malta sürgünleri icat edilerek, kelepçelemek üzere yine insanlarımızı yola çıkarmak amacındadırlar kim bilir?..
Şair buradaki mısralarıyla, sezgisi bizim gibi biraz hassas olanlara, tüm bunları çağrıştırabiliyor. Dahası, vatanımızın da bir gün elimizden alınabileceği uyarısını yapıyor:

"Vatansız yaşmaya yaşamak mı denir"

Berceste sayılacak bir mısra doğrusu... Şiirin bundan sonraki dizeleri kısmen geri dönüşlerle, yeniden başa döndürülerek sona yaklaşıldığını bildirmektedir:

"Bin bir renkli dağlarım bir yiğit bekliyor
Gemlenmiş al atlarım bir geçit bekliyor
Kınına sokulsun yılandilli bıçaklar
Sevgiye açık tutulsun bütün kapılar
Bir yanım Aydın, öte yanım Kastamonu."

Şair Oyhan Hasan BILDIRKİ, tekrar edecek olursak Aydınlı bir sanatçımızdır. Onun sanatçı sezgisine saygı duymak, şiirli diri sesine kulak vermek hepimizin boynumuzun borcu olsa gerektir. Çünkü Aydın, Kurtuluş Savaşımızın cephe illerinin başında gelen illerden birisidir. Tıpkı Şanlıurfa'mız, Gaziantep'imiz, Kahramanmaraş'ımız gibi.

ALKIŞ / 2 Aylık Kültür Sanat Dergisi
Yıl: 7 Sayı: 32 Mart-Nisan 2007
KAHRAMANMARAŞ

e-mail: alkisdergisi@yahoo.com

oyhahbildirki@aol.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın