|
KİTAP YATAĞI BİR DERGİ: HAREKET
Yusuf Turan Günaydın
Hareket dergisi toplam yedi dönem yayınlanmış bir dergidir. İlk dönemi Şubat 1939-Kasım 1939 arasındaki yedi sayılık atılımdır. İkinci dönemi daha kısa sürmüştür ve Aralık 1942-Mayıs 1943 arasını kapsar. Yaklaşık dört yıllık bir aradan sonra gelen üçüncü dönem Mart 1947-Haziran 1949'a kadar 28 sayı sürmüştür. Hareket'in en kısa dönemlerinden biri olan dördüncü dönem Aralık 1952 ile Haziran 1953 arasındaki yedi sayılık dönemdir. En uzun dönemi olan beşinci dönem ise Ocak 1966-Mart 1975 arasında çıkan 111 sayılık dönemdir. Bu dönemi sona erdiren etken şüphesiz Nurettin Topçu (1909-1974)'nun ölümüdür. Dergi bu dönemden sonra yoluna Topçu olmadan devam etmiş ve iki dönem daha çıkmıştır. Topçu sonrası Hareket'in altıncı dönemi Ocak-Mart 1976-Ekim-Mart 1976/77 arasında çıkan dört sayıdan ibarettir. Son dönem olan yedinci dönem ise Mart 1979-Mart 1982 arasında 25 sayı çıkmıştır. Böylece Hareket toplam 187 sayı çıkmış olmaktadır.*
Kitap yatağı bir dergi olarak Hareket'ten hangi kitaplar çıkmıştır ve daha hangi kitaplar çıkabilir?
Dergi yayınını sürdürürken aynı adı taşıyan Hareket Yayınları da birçok kitap basmıştır. Başta Nurettin Topçu olmak üzere dergide yazan ve çevirileri yayınlanan birçok yazar ve mütercimin eserleri öncelikle Hareket dergisinin meyveleri olarak birer birer ortaya çıkmıştır.
Edebî türler içinde öyküye özel bir önem verdiğini düşündüğümüz; dergisinde kendisiyle birlikte daha birçok öykücünün yazdığı Topçu'nun öykü kitabına adını veren Taşralı öyküsü önce IV. Dönem Hareket'lerde üç bölüm hâlinde yayınlanmış (Aralık 1952-Şubat 1953), daha sonra aynı adlı öykü kitabına girmiştir (Kutulmuş Matb., 1. b., İstanbul 1959, 262 s.; Dergâh y., 2. b., İstanbul 1998). Yine Ahlâk Nizamı (Milliyetçiler Derneği y., İstanbul 1961, 109 s.) adlı eserinde yer alan yazıları, İradenin Dâvası (Hareket y., 1. b., İstanbul 1968, 77 s'nda yer alan irade kavramıyla ilgili yazıları, İslâm ve İnsan (Hareket y., 1. b., İstanbul 1969, 73 s.), Kültür ve Medeniyet (Hareket y., 1. b., İstanbul 1970, 99 s.), Mehmet Âkif (Hareket y., İstanbul 1970, 119 s.), Mevlâna ve Tasavvuf (Hareket y., 1. b., İstanbul 1974, 61 s.) ve Milliyetçiliğimizin Esasları (Dergâh y., 1. b., İstanbul 1978, 279 s.) adlı kitaplarında yer alan makaleleri hep Hareket'lerde yayınlanmıştır. Topçu'nun elbette dergide yayınlanmadan basılan bir kısım eserleri de vardır. Ayrıca o Hareket'in dışındaki bazı yayın organlarında da yazmıştır. Millet Mistikleri (Yay. Haz. Ezel Erverdi-İsmail Kara, Dergâh y., 1. b., İstanbul 2001, 111 s.) ve Amerikan Mektupları / Düşünen Adam Aranızda (Yay. Haz. Erverdi-Kara, Dergâh y., İstanbul 2004, 94 s.) gibi sağlığında basılmayan bazı eserleri ise Ezel Erverdi ve İsmail Kara tarafından daha yenilerde Hareket'lerden derlenerek konularına göre bir araya getirilmiştir. Sadece bu iki eser bile -özellikle Nurettin Topçu açısından- Hareket'lerin kitap yatağı bir dergi olma özelliğini hâlâ koruduğunu ispata kâfîdir.
Hareket ve Düşünce Kitapları
Dergide Nurettin Topçu'dan sonra en çok düşünce yazıları yazanlardan biri Emin Işık (1936-)'tır. Yazarın Devleti Kuran İrade (Hareket y., İstanbul 1971, 99 s.) ve Kur'an'ın Getirdiği (Hareket y., 1. b., İstanbul 1971, 99 s.) adlı kitaplarında yer alan yazılar, 1966-1974 yılları arasında yazdığı yazılardan oluşmuştur. "Mehmet Ünverdi" müstearıyla yazdığı "Gönül Mektupları" ise kitaplaşmamış görünmektedir Işık'ın ayrıca Topçu'yla birlikte yazdığı Ahlâk Bilgisi ders kitapları da vardır.
Remzi Oğuz Arık (1899-1954) Hareket'in özellikle 1947-1948 sayılarında görünen ünlü isimlerdendir. Arık'ın Hareket'teki yazılarının özellikle Köy Kadını/Memleket Parçaları (Hareket y., İstanbul 1967, 123 s.) adlı kitabına girdiğini düşünebiliriz. Türk Gençliğine (Hareket y., İstanbul 1968, 101 s.) künyeli kitabıyla aynı başlığı taşıyan yazıları ise ölümünden sonra dergide alıntılanmıştır.
Cahid Okurer Hareket'lerde ağırlıklı olarak eğitim ve siyaset üzerine yazılar yazmış bir yazardır. Bu yazıları Ana Hatları ile Millî Eğitim Politikamız (Ayyıldız Matb., Ankara 1965, 116 s.), Büyük Fetih (İstanbul'un Fethi Derneği y., İstanbul 1953, 146 s.), İdeal Milliyetçilik (Doğuş Matb., Ankara 1946, 88 s.) ve Gerçek Politika (Ayyıldız Matb., Ankara 1969, 152 s.) adlı eserlerine girmiş görünmektedir. Görme imkânı bulduğumuz eserlerinden İdeal Milliyetçilik'in içindekilere baktığımızda eserde yer alan bütün yazıların Hareket'te yayınlandığını görüyoruz.
Hareket'in V. döneminde en istikrarlı yazarlardan biri de Dursun Özer'dir. Özer, 1966-1974 arasında yakın tarih-siyaset bilimi konularında kaleme aldığı yazılarıyla öne çıkmaktadır. Söz konusu yazılarının Türk Milliyetçiliği ve Batılılaşma (Dergâh y., 2. b., İstanbul 1979, 189 s.) künyeli Ezel Erverdi ve Ahmet Tabakoğlu ile kotarılmış ortak bir kitapta yer aldığını görüyoruz.
Hareket'in tüm dönemlerinde adına rastlanan neredeyse tek isim ise Mehmet Kaplan (1915-1986)'dır. 1939'dan kapanıncaya kadar dergide sürekli yazmıştır. Hareket'te yayınlanan yazılarından özellikle birçok baskı yapan Nesillerin Ruhu (Hareket y., 1. b., İstanbul 1967, 174 s.) adlı kitabının tümüyle Hareket'lerde yayınlandığı söylenebilir. Ayrıca "Türk Edebiyatında Tipler" üst başlıklı sekiz bölümlük yazı dizisi de Kaplan'ın Tip Tahlilleri/Türk Edebiyatında Tipler (Dergâh y., 2. b., İstanbul 1991, 204 s.) kitabının bölümleridir. Yazarın Hareket'teki tüm yazılarının kitaplarına girip girmediği ise ancak ayrıntılı bir taramayla tespit edilebilirse de bu yazılarının en azından bir kısmının Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar (I-II, Dergâh y., 1. b., İstanbul 1987) künyeli kitabına girdiğini söylemeliyiz.
Aclan Sayılgan (1924-2001) Hareket'te Marksizm vb. konularda yazdığı birkaç makalesiyle yer almıştır. Bu yazılarının bir kısmını Ansiklopedik Marksist Sözlük (Otağ y., 3. b., İstanbul 1976) adlı kitabına almış olmalıdır.
Ercüment Konukman (1933-), 1966-1969 arasında yazdığı yazılarla V. Dönem Hareket'lerde sık rastlanan bir isimdir. Hareket'te yayınladığı yazılarını kitaplaştırıp kitaplaştırmadığını tespit edemedik ama Görüşler (Ankara 1987, 139 s.) ve Topluluktan Millete (Belge y., İstanbul 1989, 140 s.) adlı kitapları olduğunu biliyoruz.
Cemil Meriç (1916-1987) tercümelerinin yanı sıra 1972-1974 arasında yayınlanan 12 makalesiyle Hareket'te yer almış ünlü yazarlardan biridir. Zamanında çok ses getirmiş "Cemaleddin Efganî Dosyası" başlıklı yazısı Hareket'in Kasım 1972 sayısında yayınlanmış ve Umrandan Uygarlığa (Ötüken y., 3. b., İstanbul 1979, 453 s.) adlı eserinde yer almıştır (s. 50-59). Meriç'in diğer yazılarının bir kısmı ise Kırkambar (Ötüken y., İstanbul 1980, 487 s.) adlı eserine girmiştir.
Hüseyin Hâtemî (1938-), 1966-1970 arasında sürekli görünen yazarlardan biridir. 13 bölümlük "Sosyalizm ve İslâmiyet Tartışmaları" başlıklı yazı dizisi İslâm Açısından Sosyalizm (İşaret y., 3. b., İstanbul 1988, 339 s.) adıyla kitaba da dönüşmüştür.
Lütfü Bornovalı daha çok eğitim ve yakın tarih üzerine yazılarıyla Hareket'te görülen bir isimdir. 1942-1949 arasında yazmış, daha sonra bir de Nurettin Topçu'nun ölümü dolayısıyla düzenlenen özel sayıda (Ocak-Mart 1976) görünmüştür. Millî Kütüphane kataloglarında ise herhangi bir kitabının kaydına rastlanmaz. Bu, yazılarının kitaplaşmadığı anlamına gelmiyorsa da Hareket'te yayınlanan yazıları kitap boyutuna ulaşacak toplamdadır.
Hareket'te şiir, öykü, kitap eleştiri ve tanıtımı, iktisat, yakın tarih, sinema, tiyatro ve hatta mizah gibi hemen her alanda yazdığı yazılarla adından söz edilmesi gereken bir isim de D. Mehmet Doğan (1947-)'dır. Doğan'ın Hareket'in jokeri olduğunu dahi düşünebiliriz. Hareket'te yayınlanmış "Toprak Reformu" konulu yazı dizisi özellikle dikkat çekicidir ve mevcut kitaplarından hiçbirisinde yer almamıştır. Doğan dergide Halil Kaleli müstearıyla da yazılar yazmıştır. Bir kısmı mizah yazısı olan bu yazıların, yazarın müstearıyla basılan Karga Karga Gak Dedi (Nehir y., İstanbul 1988, 152 s.) künyeli kitabına girdiğini düşünebiliriz.
Hüseyin Batu[han] (1921-) ilk dönem Hareket'lerinde (1939-1943 arasında) Beethoven, Baudelaire ve Karamazof Kardeşler gibi birkaç konuda yazdığı yazılar, bir şiir ve bir öyküsüyle görünmüştür. Dolayısıyla dergideki yazılarının girmesi muhtemel eserlerinden Bilim, Din ve Eğitim Üzerine Düşünceler (Yapı Kredi y., 1. b. İstanbul 1997, 370 s.) künyeli eserine girmediğini söyleyebiliriz.
Hareket'te Celâl Erçıkan'ın 1966-1968 arasında üniversite sorunlarıyla ilgili yazıları yayınlanmıştır. Yazarın Batı Zihniyeti ve Üniversite (İÜ Talebe Birliği y., İstanbul 1967, 30 s.) başlıklı kitapçığı ise Hareket'teki yazılarıyla bağlantılı bir metin görünümündedir.
Yine V. Dönem yazarlarından biri de Mehmet Coşar (1938-)'dır. Hareket'te 1966-1969 arasında yazmıştır. Daha sonra basılan İnsan Sevgisi (Gül Matb., İstanbul 1976, 80 s.), Hayat ve Mücadele (Türk Birliği Dergisi y., Ankara 1971, 60 s.) künyeli kitaplarında Hareket'teki yazılarının izleri bulunabilir gözükmektedir.
Hareket'teki ilk yazısına Kasım 1974'te (V. Dönem sayı: 104) rastladığımız İsmail Kara (1955-) o tarihten dergi kapanıncaya kadar yazmıştır. İsmail Kara denilince aklımıza gelen İslâmcılık akımı üzerindeki çalışmalarına 1979'da kaleme aldığı bir yazısıyla o yıllarda başladığını düşünebiliriz. Fakat Kara'nın Hareket'lerde asıl Süleyman Uludağ, Süleyman Ateş, M. Saim Yeprem, Ahmet Debbağoğlu, Ali Bulaç, Bekir Topaloğlu, Mücteba Uğur, Mustafa Tahralı ve A. Saim Kılavuz'la yaptığı konuşmalar bugün de ilgi görebilecek hususlara değinildiği için kitaplaşabilir boyutta görünmektedir.
Hareket'te dil ve edebiyatla düşünce iç içe geçmiş bir görünüme sahiptir. Yine de Hareket'ten çıkma şiir ve öykü kitaplarıyla Mehmet Kaplan'ın yukarıda andığımız eserlerine ek olarak bir edebî eserler toplamından söz edilebilir. Sözlüğü, edebiyat ders kitapları, Osmanlıca ve İngilizceden tercümeleri bulunan Rekin Ertem (1941-)'in 1979 Hareket'lerinde beş bölüm olarak yayınlanmış ve daha sonraları aynı adla kitaplaşmış Elifbeden Alfabeye (Dergâh y., 1. baskı, İstanbul 1991, 437+24 s.) künyeli eseri bu bapta ilk akla gelen çalışmadır.
Orhan Okay (1931-), 1966'dan itibaren Hareket'lerde adına rastlanan akademisyen bir edebiyatçıdır. Son dönem Hareket'lerinde yayınlanan "Sanat ve Edebiyata Dair" başlıklı dört bölümlük yazılarıyla aynı adı taşıyan bir kitabı daha sonra basılmıştır: Edebiyat ve Sanata Dair (Dergâh y., 1. b., İstanbul 1990, 204 s.) İnci Enginün (1940-)'ün 1979 ve 1981'de yayınlanan toplam dört araştırma yazısının da Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları (Dergâh y., 4. b., İstanbul 2001, 618 s.) adlı eserinde yer aldığını söylemeliyiz.
Daha çok Edebiyatta Üslûp ve Problemleri Üzerine (Akçağ y., 1. b., Ankara 1986, 159 s.) adlı eseriyle tanınmış akademisyen edebiyatçı Şerif Aktaş (1945-) da bu eserinde yer alan "Tekevvünî Üslûp İncelemesi" başlıklı bölüm, 1980 Hareket'lerinde iki bölüm hâlinde yayınlanan "Edebî Eserde Yapı" başlıklı iki bölümlük yazıyla benzerlik göstermektedir. Aslında Aktaş, 1971-1973 arasında Hareket'lerde daha fazla görülen bir isimdir.
Yine Emel Esin (1914-1987)'in Hac Hatıraları (Yaylacık Matb., İstanbul 1968, 31 s.) 1967 Hareket'lerinde yayınlanmıştır.
Ahmet Kabaklı (1924-2001) da Hareket'te yazmıştır. Fakat bunlar daha çok "Ayın Hercümerci" başlıklı gündem değerlendirme yazılarıdır. Yine de bu kısa değerlendirmelerin Kabaklı'nın gazetecilik ürünü yazılarını topladığı birkaç kitabına girmiş olabileceği düşünülebilir.
Dergide Alain tarzı çok kısa deneme yazılarına rastladığımız Ayhan Yücel'in de 1966-1976 arasında çoğu "Denemeler" üst başlığıyla yayınlanmış yazıları vardır. Sevinci Bulmak (Mülkiyeliler Derneği y., İstanbul 1963, 45 s) künyeli kitabı Hareket'te yazmaya başlamadan önce yayınlanmıştır. Millî Kütüphane katalogları bizi yanıltmıyorsa Hareket'te yayınlanan denemeleri kitaplaşmamış durumdadır.
Abdullah Uçman (1951-)'ın 1973-1979 arasında Hareket'te ve diğer dergilerde bugüne kadar yayınlanan makaleleri acaba bir kitap boyutuna ulaşmamış mıdır? Çünkü şimdiye kadar yazdığı yazıların kitaplaştığına dair herhangi bir bilgiye sahip değiliz.
Hareket'te tasavvuf düşüncesinin geniş ilgi gördüğünü hemen söylemeliyiz. Bu alanda kalem oynatan yazarlardan Ali Nihad Tarlan (1898-1978) Mevlâna'sı (Hareket y., İstanbul 1974, 111 s.) ve Muzaffer Civelek Yunus Emre'si (Hareket y., İstanbul, 1971, 151 s.) ile öne çıkan iki isimdir. Dergide ağırlıklı olarak iktisat konuları üzerinde yazan Ahmet Tabakoğlu (1952-)'nun yazıları arasında da tasavvuf-iktisat ilişkisini genişçe ve bilimsel bir üslûpla ele alan birçok yazısı vardır. Tabakoğlu gerek tasavvuf konulu gerekse genel anlamda iktisat konulu bütün yazılarını iki ciltlik Toplu Makaleler/İktisat Tarihi (Kitabevi y., İstanbul 2005) adlı kitabında -geç de olsa- bir araya getirmiştir.
Yaşar Nuri Öztürk (1945-) de Hareket yazarlarındandır. O da derginin 1970-1973 yıllarındaki sayılarında tasavvuf düşüncesi üzerine yazılar kaleme almış, bunlardan "Dialoglar" üst başlığıyla yayınlanan 11 bölümlük dizi her nedense bugüne kadar kitaplaşmamıştır. Yalnız "Tasavvuf"üst başlıklı yazıları Kur'an-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf (Marmara Ü. İlâhiyat Fakültesi Vakfı y., İstanbul, 1985, 455 s.) adlı kitabının ilk bölümlerini oluşturmuştur şüphesiz.
Günümüzde tasavvuf tarihi denince ilk akla gelen isimlerden biri olan Mustafa Kara (1951-) Hareket'te 1971'den son dönemlere kadar sürekli yazmıştır. Kara, çok yenilerde Hareket'te ve başka dergilerde yazdığı yazılarını iki dev kitapta toplamıştır: Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları (Dergâh y., İstanbul 2005, 615 s.) ve Dervişin Hayatı Sûfînin Kelâmı (Dergâh y., İstanbul 2005, 668 s.). Ayrıca Gönül Mektupları (Mavi y., 2. b., İstanbul 2003, 207 s.) adıyla yayınlanan kitabının nüvesini de Hareket'te yayınlanan "Mektuplar" (Aralık 1972, sayı: 84) başlıklı yazısının teşkil ettiğini düşünebiliriz.
Süleyman Uludağ (1940-), Nurettin Topçu sonrası dönemde adına rastladığımız bir tasavvuf tarihçisi olarak Hareket'te 1979-1982 arasında yazmıştır. Özellikle "İslâm (Ehl-i Sünnet) Düşüncesinde Üç Yol" başlıklı X bölümlük yazı dizisi İslâm Düşüncesinin Yapısı (Dergâh y., 1. baskı, İstanbul 1979, 271 s.) adlı kitabının Hareket'te yayınlanan bölümleridir.
Bugün art arda yayınladığı sûfî biyografileriyle tanıdığımız Mustafa Özdamar (1946-) da Hareket'te 1971-1974 arasında Yunus Emre ve daha çok Gazalî üzerine yazılarıyla yer almıştır. Yazarın kitapları içinde bir Gazalî biyografisinin olmaması ise şaşırtıcıdır. Çünkü Hareket'te yayınlanan Gazalî'yle ilgili beş bölümlük yazı dizisi bir kitap boyutundadır diyebiliriz.
Hareket'te yazdığı bazı yazıları daha sonraki yıllarda kitaplarına alan yazarlar olarak Hasan Hüsrev Hâtemî (1938)’yi Hoşça Bak Zâtına (İşaret y., İstanbul 1989), Sadettin Elibol'u İlim ve İdeoloji (Birlik y., 2. b., Ankara 1985, 158 s.), Mikâil Bayram'ı Destursuz Bağdan Üzüm Yiyenler (Kömen y., 1. b., Konya 2002004, 166 s.), Kadir Cangızbay'ı Köy Enstitüleri ve bu Enstitü mezunu iki ünlü yazar (Talip Apaydın, Fakir Baykurt) üzerine yazdığı iki makaleyi aldığı Sosyolojik Praksis (Öteki y., 1. b., Ankara 1998, s.105 s.) künyeli kitaplarıyla anabiliriz.
Ezel Erverdi'nin Fevzi Namıkoğlu ve İlhan Eraydın müstearlarıyla yazdığı yazıların ise kitaplaşmadığını söyleyebiliriz. Yukarıda Dursun Özer'e değinirken Erverdi'nin bir kısım yazılarının yayınlanmış bir ortak kitaba girmiş olduğundan söz etmiştik.
Hareket ve Öykü kitapları
Hareket dergisi Nurettin Topçu'nun sağlığında öykü yayınlamaya özel önem veren bir dergi görünümündedir. Topçu'nun kendi öyküleri başta olmak üzere Hareket'te ürünleri yayınlanarak kitaplaşmış azımsanmayacak sayıda öykücü vardır. Yukarıda da değindiğimiz gibi Nurettin Topçu'nun bütün öyküleri bir kitapta toplanmıştır: Taşralı. O, Hareket'lerde yer alan birkaç şiir denemesinin dışında edebî türler içinde tercihini öyküden yana yapmış gözükmektedir.
Hareket'lerde en çok yazanların başında Mustafa Kutlu (1947-) gelir. Öykü, şiir, kitap değerlendirme ve eleştirisi gibi birçok alanda yazmıştır. İlk öykü kitaplarındaki öyküleri tamamıyla Hareket'lerde yayınlanmıştır desek yanlış bir şey söylemiş olmayacağımız Mustafa Kutlu, bu alanda akla gelen ilk isimdir. Kutlu'nun ilk öykü kitapları Hareket Yayınlarından çıkmıştır. Gönül İşi (Hareket y., İstanbul 1974, 159 s.) ve Ortadaki Adam (Hareket y., İstanbul 1974, 152 s.) ilk verimleridir. Kutlu, Hareket'te öykü yazmayı kesintisiz sürdürmüş, Yokuşa Akan Sular (Dergâh y., 1. b., İstanbul 1979?, 87 s.) ve Yoksulluk İçimizde (Dergâh y., 1. b., İstanbul 1981, 96 s.) adlı öykü kitaplarındaki öykülerin çoğu 1976-1979 Hareket'lerinde yayınlandıktan ama Nurettin Topçu'nun ölümünden sonra kitaplaşmıştır. Kutlu'nun Hareket'te A. Yakuboğlu ve Selim Yağmur müstearlarıyla yazdığı eleştiri yazıları ise kitaplaşmamıştır.
Hareket'in en önemli öykücüleri olarak Mustafa Kutlu'yla birlikte Şevket Bulut (1936-1996) ve Muzaffer Civelek'i sayabiliriz.
Bulut, Hareket'lerde 1970-1974 yılları arasında öykü yayınlamış ve öyküleri önce Hareket Yayınları arasına çıkmıştır: Al Karısı (1. b., İstanbul 1971, 179 s.). Hareket'te yayımlanan "Dilek Çınarı" öyküsüyle aynı adı taşıyan kitabı Türk Edebiyatı Yayınlarınca basılmıştır (İstanbul 1975, 192 s.). O, Baharı Görmeyen Çocuklar (Dolunay y., K. Maraş 1996, 204 s.) adlı öykü kitabının da gösterdiği gibi ölünceye kadar öykü yazmayı sürdürmüş bir yazardır.
Çok sayıda öyküsüyle Hareket'lerde karşımıza çıkan Muzaffer Civelek aynı zamanda değişik alanlarda kalem oynatan Hareket yazarlarındandır. Dergide yayınlanan öyküleri kitaplaşmıştır: Köle Bacası (Hareket y., 1. b., İstanbul 1967, 98 s.).
Tanınmış edebiyatçılardan Tarık Buğra'nın 1949 Hareket'lerinde iki öyküsü yayınlanmıştır. Bu öykülerin yazarın yayınlanmış dört öykü kitabına girdiğini söyleyebiliriz.
Sadettin Kaplan 1968-1973 arasında Hareket'te öykü yayınlamıştır. Öykülerini Bir Başka Şafak (Milli Eğitim Bakanlığı y., Ankara 1992, 112 s.) künyeli bir kitapta toplayan Oyhan Hasan Bıldırki (1947-)'nin de Hareket'te birkaç öyküsü yer almıştır. Bugün daha çok romanlarıyla tanıdığımız Durali Yılmaz'ın 1971-1979 arasında beş öyküsü yayınlanmıştır.
Hareket'te öyküleri yayınlanan fakat yayınlanmış öykü kitaplarına rastlayamadığımız isimler de az değildir. Millî Kütüphane kataloglarında kayıtlı hiçbir kitabına rastlayamadığımız Niyazi Adalı ve Selâmi Başkurt Hareket'te azımsanmayacak sayıda öyküyle görünmüştür. Adalı ayrıca tiyatro konulu yazılar da kaleme almıştır. Yine günümüzde daha çok çeviri ve dil güncellemesi çalışmalarıyla tanınan Kemal Bek (1946-)'in de Hareket'te üç öyküsü yayınlanmıştır. Felsefeci Hüseyin Batuhan Hareket'te "Hüseyin Batu" adıyla bir öykü, Jale Baysal (1926-) ise üç öykü yayınlamıştır. Baysal'ın Millî Kütüphanede kayıtlı ve yayınlanmış gözüken bütün kitapları meslekî kitaplardır. Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi'ne göre Baysal başka dergilerde de öykü yayınlamışsa da basılmış eserleri arasında öykü kitabı yoktur. Adalı, Bek, Batuhan ve Baysal öykücülüklerini geliştirip kitaplık çapa ulaştıramamış yazarlar olarak kalmıştır. 1969-1971 arasında öyküleri yayınlanan Mehmet Sılay (1947-)'ı ve 1939-1947 arasında öykü yayınlayan Âli Ölmezoğlu (1925-1989)'nu da öyküleri kitaplaşmamış yazarlar arasında saymalıyız.
Hareket ve Şiir Kitapları
Hareket sayfalarında çok sayıda şiiriyle göze çarpan ve bugünden bakıldığında "Hareket şairi" diyebileceğimiz ilk şair Hüsrev Hâtemî'dir. Yine Hareket'in en üretken şairlerinin başında yer alanlardan biri de İhsan Sezal (1947-)'dır. O, dergide en çok şiiri yayınlanan şairdir. Zaten Alaca Dünya (Hareket y., İstanbul 1969, 70 s.) o yıllarda yayınlanmıştır. Bu eserin ikinci basımı da yapılmıştır (Esra y., Konya 1996, 78 s.).
Hüsrev Hâtemî ise dergide Hasan Hüsrev adıyla yazmıştır. Bu şiirleri o yıllarda kitaplaşmıştır: Eski Kentte Bir Gece (Hareket y., İstanbul 1968, 54 s.). Şiir yazmayı sürdüren Hâtemî'nin diğer kitaplarında da yer alan şiirleri Bütün Şiirler (Dergâh y., İstanbul 1990, 220 s.) adıyla daha sonraları basılmıştır.
Cumali Ünaldı Hasannebioğlu (1949-) şiir yazmayı bir süre kesintisiz sürdüren Hareket şairlerinden biridir. Hareket'te 1979'larda çok sayıda şiiri yayınlanmıştır. O yıllarda yayınlanan şiir kitabı Çerağ (Düşünce y., İstanbul 1979, 95 s.) olduğuna göre dergide yayınlanan şiirlerinin ağırlıklı olarak bu kitabına girdiğine hükmedebiliriz.
Avni Doğan (1951-) da Hareket'te şiir yayınlamış tanınmış şairlerdendir. 1951 doğumlu olan şair Hareket'te ilk şiirinin yayınlandığı 1973'te 22 yaşlarındadır. Doğan'ın şiir birikimi Bütün Şiirleri (Gün y., 1. b., Ankara 2003, 293 s.) adıyla bir kapak altında toplanmıştır. Hareket'te en çok şiirleri yayınlanan şairlerden biri de odur.
Bahattin Karakoç (1930-)'u da Hareket şairlerinden saymamız gerekir. 1970'ten itibaren dergide şiirleri yayınlanmıştır. O yıllarda yazdığı şiirlerini toplayan Seyran (İstanbul, 1973, 97 s.) adlı kitabı Hareket Yayınlarınca basılmıştır.
Muhsin İlyas Subaşı (1942-), 1966-1980 arasında yine çok şiir yayınlayan Hareket şairlerindendir. Doğudan Batıdan Ortadoğu'dan başlıklı şiiri önce Hareket'te yayınlanmıştır. Aynı adı taşıyan şiir kitabı ise Hareket Yayınlarınca basılmıştır[1].
Nihat Hayri Azamat (1955-), Nurettin Topçu sonrası Hareket'lerinde 1979-1980 yılları arasında yayınladığı tüm şiirlerini kitaplaştırmıştır: Kırklara Karıştı Deniz (İz y., İstanbul 1996, 99 s.).
Adına birbirinden farklı alanlardaki birçok kitabın üstünde rastladığımız Osman Selim Kocahanoğlu (1944-) da Hareket'te şiirleriyle görünmüş yazarlardandır. Hareket'te yayınlanan şiirlerinden birinin adını taşıyan Beyaz Çığlık (Halk Matb. 1. b., İstanbul 1969, 62 s.)'ta şiirlerini toplamış ama şiir yazma eylemini sürekliliğe kavuşturamamıştır. Bu yüzden günümüzde bir şair olarak tanınmaz. Yine İlhami Karayalçın (1931-) da bugün şair olarak hatırladığımız bir isim değildir. Daha çok meslekî kitapları vardır. Hareket'te şiirleri yayınlanmıştır ve Duygudan Öte / İnsan Üstüne Deyişler (Arkadaş Matb., İstanbul 1968, 48 s.) adlı bir şiir kitabı vardır.
Daha çok öykücü olarak tanınan Şevket Bulut'un dergide beş şiiri yayınlanmıştır. Bulut'un daha önce söz ettiğimiz öykü kitaplarının yanı sıra Gönül Defterim (İş Basımevi, Maraş 1960, 60 s.) adlı bir şiir kitabı vardır. Cemâl Kurnaz (1956-) 1974-1975 Hareket'lerinde yalnızca şiirleriyle görünen bir isimdir ve şiirlerini çok sonraları Bir Avuç Sevinç (Ankara 1992, 53 s.) künyeli kitabında bir araya getirmiştir. Şiirlerini 90'lı yıllarda kitaplaştırmış bulunan Yılmaz Güney (1949-) Hareket'te şöyle bir görünmüş; 1960 ve 1970'te olmak üzere iki şiiri yayınlanmış bir şairdir. Metin Önal Mengüşoğlu (1947-) da şiirlerini Hareket'te değerlendirmiş yazarlardandır. Gökhan Evliyaoğlu (1927-)'nun Kostantiniyye Kızılelması / İstanbul'un Fethine Destan (Rıza Keskin Matb., İstanbul 1953?, 48 s.) adlı kitabından şiir alıntıları da Hareket'in 1952-1953'te yedi sayı olarak çıkan IV. döneminde yayınlanmıştır. Sadettin Kaplan'ın 1968-1973 yılları arasında yayınlanan ürünleri şiir ve öykü türlerindedir. Yazar son yıllarda çocuk edebiyatına yönelmiş ve bu alanda çok sayıda eser vermiştir.
Hareket'te birçok şiiri yayınlandığı hâlde şiir kitabı yayınlanmamış isimlere de rastlanır. Millî Kütüphane katalogları bizi yanıltmıyorsa Sami Boz, Mehmet Aksoy ve Ali Rıza Özer, Hareket'te birçok şiir yayınlamış olmalarına rağmen bunları kitaplaştır(a)mamışlardır. Yine Mehmet Kaplan, Kemal Bek, Ali Bulaç (1951-), Ali Birinci (1947-), Mustafa Kutlu gibi isimler ise az sayıdaki şiirleriyle dergide yer almışlardır ve zaten kütüphane kataloglarında yayınlanmış şiir kitaplarına rastlanmaz.
Hareket'te Tercümeler
Tercüme alanında öne çıkan isimlerden Mehmet N. Ulaş (1930-) ve Vahap Mutal’ı hemen hatırlamalıyız. Ulaş bugün artık unutulmuş bir isimse de Mutal Dergâh dergisi aracılığıyla yazı hayatını sürdürmektedir.
Vahap Mutal'ın Frank N. Magill'den çevirdiği Egzistansiyalist Felsefenin Beş Klasiği (Dergâh y., İstanbul 1992, 2. b., s. 115 s.) basılmıştır. Frederick Mayer'den derleyerek tercüme ettiği Yirminci Asırda Felsefe (Hareket y., 1. b., İstanbul 1974, 155s.) de kitaplaşmadan önce 1970-1972 arasında Hareket'te tefrika edilmiştir.
Mehmet N. Ulaş, tercümeleriyle özellikle ilk dönem Hareket'lerinde en çok rastlanan mütercimdir. Ulaş'ın tercümelerinden ilk olarak kitaplaşamadan önce bir bölüm olarak dergide yayınlanan Roger Daval (1911-?)'den Fransız Düşünce Tarihçesi (Hareket Yayınları, İstanbul 1968, 63 s.) künyeli tercümesini anabiliriz. Bu tercümeye yakın zamanlara kadar sahaflarda rastlanılabildiğini de kaydedelim. Ulaş, Victor Cousin, Karl Jaspers (1883-1969), Alain gibi bazı düşünürlerden kitap çapına ulaşmayan bazen tek bölümlük tercümeler de yapmıştır. Ünlü politikacı Hüseyin Avni Ulaş'ın oğlu olan Mehmet N. Ulaş Hareket'te babası hakkında da bazı yazılar kaleme almıştır. Yazarın babasıyla ilgili Hüseyin Avni'nin Son Yılları (Berksoy B.evi, İstanbul 1952, 45 s.) ve Bazı Siyasî Hatıralar (Turan Matb., İstanbul 1970, 64 s.) adlı kitapları vardır.
Cemil Meriç, yazılarıyla olduğu kadar tercümeleriyle de Hareket'e katkıda bulunmuştur. Yalnız Meriç, Hareket'teki tercümelerinde "L. Çataloğlu" müstearını kullanmıştır. Meriç'in tanınmış tercümelerinden Uriel Heyd'in Ziya Gökalp: Türk Milliyetçiliğinin Temelleri (Sebil y., 1. b., İstanbul 1980, 134 s.) adlı kitap ise 1973 Hareket'lerinde "Ziya Gökalp’in Hayatı ve Eserleri" başlığıyla tefrika edilmiştir. R. Escarpitt (1918-?)'ten tercüme ettiği üç bölümlük "Edebiyat Tarihinin Tarihi" başlıklı yazıda ise müstear kullanmamıştır. Bu yazılar Escarpitt'in bir kitabından tercümeyse Meriç'in bu tercümelerinin bir başka mütercim tarafından ikmal edilerek o kitabın Türkçeye kazandırılması iyi olacaktır. Böylece hem Meriç'in göz nuru zâyi olmamış, hem de kültür dünyamız ilgi çekici bir eser kazanmış olacaktır.
Hareket'te Çehov (1860-1904) tercümeleriyle adına rastladığımız M. Yılmaz Dikbaş'ın bu tercümeleri dergide yayınlandıktan sonra Hikâyeler (Hareket y., 1. b., İstanbul 1970, 136 s.) adıyla kitaplaşmıştır da.
S. Ün'ün ünlü Fransız münekkidi Lamennais (1782-1854)'den tercüme ettiği yedi bölümlük bir yazı kümesi ise kitaplaşmamıştır. Millî Kütüphane kayıtlarında Lamennais'den Türkçeye yapılmış herhangi bir tercümeye rastlamadığımızı da belirtelim. Acaba Türkçede dergi sayfalarında kalmış olanların dışında Lamennais tercümesi yok mudur?
Mehmet Akalın (1933-1991)'ın Karl Jaspers'dan yaptığı tercümeler 1969 Hareket'lerinde beş bölüm hâlinde yayınlanmıştır. Bu tercümeler Felsefeye Giriş (Hareket y., 1. b., İstanbul 1971, 149 s.; Dergâh y., 2. b., İstanbul 1981, 146 s.) adıyla kitaplaşmıştır.
Mustafa Kara'nın kitap olarak yayınlanmış bulunan ünlü sûfî Atâullah İskenderî'den Hikem-i Atâiye/Tasavvufî Hikmetler tercümesi (Dergâh y., İstanbul 1990, 86 s.) 7. dönem Hareket'lerinde (Ekim-Aralık 1980) sadece bir bölümü yayınlanmış tercümelerdendir.
Derginin 1939-1943 sayılarında Julien Benda (1867-?)'dan yapılmış dokuz bölümlük "Avrupa Milletine Nutuklar" başlıklı tercüme dizisinin ise hem mütercimi belirtilmemiş, hem de kitaplaştırılmamıştır. Bu kitap yazarın Lettres a Mélisande (Paris 1926) künyeli eseri olmalıdır.
Yaşar Nuri Öztürk'ün 1970-1973 arasında yaptığı sadece dört adet Hayyam tercümesi kapsamlı bir tercüme niyetinin bir göstergesi sayılabilirse de başlı kalmış görünmektedir.
Orhan Okay'ın Georges Duhamel (1884-1966)'den tercüme ettiği ve 1966-1967 Hareket'lerinde yayımlanmış beş bölümlük "Edebiyatın Müdafaasından" üst başlıklı yazıların ise kitaplaştığına dair herhangi bir ipucuna rastlayamadık.
Hareket'in Şubat 1969, 38. sayısında "Tagore'dan Seçmeler" başlıklı bir tercümesi yer alan Cengiz Durkan'ın Tagore'dan Gitanjali tercümesi (Dergâh y., İstanbul, t.siz, 113 s.) vardır.
Hareket'te Alain tercümeleri genellikle mütercimi belirtilmeden yayınlanmıştır. Ağırlıklı olarak 1947-1949 yılları arasında yayınlanan bu tercümelerin mütercimi belirtilmeyenlerinin Mehmet Kaplan tarafından yapıldığı bilinmektedir. Zaten 1966-1967 arasında yapılan Alain Chartier (1868-1951) tercümelerinden birinde mütercim olarak "K. Domaniç" imzası görülür ki bu imza Mehmet Kaplan'ın müstearıdır.** Yalnız kütüphane kayıtlarında Mehmet Kaplan'a ait bir Alain tercümesine rastlanmaz.
Ve Desenler
Hareket dergisinin ilk dönemlerinden son dönemlerine kadar "çizgi"ye de önem verdiğini görmekteyiz. Hatta o dönemlerde özellikle şiir ve öykü türündeki yazıların desensiz düşünülemediğini söyleyebiliriz. Mustafa Kutlu gibi önemli bir öykücünün Hareket'lerde çok sayıda deseniyle de gözüktüğünü belirtmemiz bu yargımızı destekleyecektir.
Desenleriyle Hareket'te görünen isimleri Kutlu'nun yanı sıra Sebati Buyuran (1969-1971 arasında), Mahmut Celâyir (1970-1973 arsasında), Muammer Durmuş (1968-1971 arasında), Fehim İbrahimhakkıoğlu (1969-1979 arasında), Ahmet Ali Garipkafkaslı (1968-1972 arasında) ve Özkan Güner (1971-1974 arasında) olarak tespit edebiliriz.
Söz konusu desen çizerlerinin çalışmalarını kitaplaştırdıklarına dair bir ize rastlamak mümkün değildir. Oysa bu desenlerin birer albüm hâlinde kitaplaşması hiç de fena olmazdı diyebiliriz.
Sonuçta
Görüldüğü üzere Hareket dergisinde yayınlanan yazılar ve tercümeler kitaplaşacak boyuta ulaştığında kültür hayatımıza kitap olarak kazandırılmıştır. Bunların çoğu Nurettin Topçu'nun sağlığında Hareket Yayınları tarafından, onun ölümünden sonra ise talebeleri diyebileceğimiz bir ekipçe kurulan Dergâh yayınları tarafından yayınlanmıştır. Nurettin Topçu'nun Hareket'te yayınlanıp da bugüne kadar kitaplaşmamış yazılarının bir kısmı da Ezel Erverdi ve İsmail Kara'nın ortak mesaisiyle bir araya getirilip basılmış; daha önce basılmış kitaplarına eklenebilecek yazıları ise yeni basımlarına eklenmiştir. Bunun dışında Hareket'te yayınlanmış daha birçok yazı, tercüme, yazı dizisi ve desen çalışmaları da kitaplaşabilir gözükmektedir. "Kitaplaşmamıştır" yargısına vardığımız yazı ve şiir kümeleri için başta Millî Kütüphane ve M. Saim Yeprem'in hazırladığı Kütüphane Programı olmak üzere belli başlı kütüphane kataloglarına başvurduk. Yine de basılmış olup da kütüphane kataloglarına girmemiş kitaplar da olabileceğini belirtmeliyiz.
Hareket dergisiyle ilgili bir teklifimiz Nurettin Topçu'nun 30. ölüm yıldönümünü aştığımız şu günlerde bir "Hareket dergisi şair ve yazarları seçmesi" hazırlanmasıdır. Böyle bir seçme tam bir koleksiyonu Millî Kütüphane'de bile bulunmayan bu önemli yayının daha yakından tanınmasını sağlayacaktır şüphesiz. Bir müddettir çeşitli çevrelerde dile getirildiğini duyduğumuz Hareket'in ilk 12 sayısının tıpkıbasımının yapılması ise gerçekten önemli bir girişim olacaktır.
Rahatlıkla söyleyebiliriz ki Hareket dergisi yayınlanmaya başladığı andan itibaren kitap yatağı bir dergi olma özelliğini ortaya koymuştur ve görünen odur ki bu özelliğini hâlâ sürdürmektedir. Ülkemizin seçkin bilim, felsefe ve sanat-edebiyat adamlarının yazı ve ürünlerini yayınlayan bir yayın organı olarak Hareket, düşünce ve kültür hayatımıza önemli katkılarda bulunmuş, birçok yazar ve edebiyatçıyı yetiştiren bir mektep olmuştur.
*Hareket'in dönemleri konusunda daha ayrıntılı bilgi ve derginin dizini için bk. Yusuf Turan Günaydın, Hece (Nurettin Topçu özel sayısı), Ocak 2006, S. 109, s. 561-635.
**Bk. Ali Birinci, "Hareket Mecmuası (1939-1982)", Türk Yurdu, c. XXV, Mayıs 2005, S. 213, s. 89.
Edebiyat Penceresi Arşivi
[1]Muhsin İlyas Subaşı, Eylül 2007'de bize yaptığı açıklamasında; Hareket Dergisi'nde yayınlanan şiirlerinden birçoğunun "Vuslat Türküsü" adlı şiir kitabında yayınlandığını ve ilk şiiri olarak adlandırılan "Doğu'dan Batı'dan Ortadoğu'dan" adlı şiirin kendisine ait olmadığını belirtmiştir.
"Hasan Beyciğim,
Sitenizde Benim Harekette çıkan ilk şiirim olarak "Doğu'dan Batı'dan Ortadoğu'dan" ı göstermişsiniz. Bu şiir bana ait değildir. Benim ilk kitabımın adı da "Vuslat Türküsü"dür. Düzeltirseniz sevinirim.
Muhabbetlerimle.
Muhsin İlyas"
Oyhan Hasan BILDIRKİ
|
|
|
|
|
MODERN DÖNEMDE YAŞAYAN BİR DEDE KORKUT GELENEĞİ: OYHANATAM DESTANI YENİDEN DESTANLAŞTIRDI * Hikmet YILMAZ
Ozanlar, yaşanmış olan ve yaşanmaya devam eden dilin, kültürün ve bu kültürün güçlendirdiği toplumsal dinamizmin taşıyıcısı ve aktarıcısıdırlar. Ozanların beslendikleri kaynak içinde yaşadıkları toplumların öz damarlarıdır. Bu öz damar o toplumun kimliğini ve kişiliğini oluşturur. Bu öz damarın (şah damar da diyebiliriz) alacağı bir darbe bu kimliği bir bozuma uğratacağından saldırılar hep dil ve kültür üzerine yapılır. Modern çağda toplumların kimlikleri üzerine bu saldırılar daha da artmakta, kültür bozuma uğratılarak o toplum daha kolaylıkla sömürgeleştirilebilmektedir. Bu gün çağın bu saldırılarına karşı direnen, kültürüne sıkı sıkıya sarılan ve düşmeyen son kale ozanların kalesidir. Kültürümüzün en eski dönemlerinden Dede Korkut'a ve oradan günümüze kadar ozanlar, kültür dinamiğini varolmanın gerekliliği olarak görmüşler ve bunu içinde yaşadıkları topluma telkin etmişlerdir. Bütün bilinen bu gerçekleri niçin söylüyorum? Yeni bir şey olmadan eskiyi tekrarlamanın anlamsız olduğunu biliyorsak demek ki "yeni bir şey" var. Dede Korkut'un ölmemiş olduğunu, Müslüman Türk'ün başının sıkıştığı noktada Tanrı'nın onu "soy soylaması boy boylaması" için günümüze dek yaşattığını ve milletimize bir lütuf olarak göndermiş olduğunu öğrensek; hem de gözümüzle görüp, elimizle dokunarak öğrensek bu, yeni bir şey olmaz mı? Bu yeni (Yıllar önce de yayımlanmasına rağmen yenidir) Oyhan Hasan Bıldırki'nin Ocak 2008'de yeniden basılan eseri Çanakkale Destan Destan'dır. Dede Korkut'un halen daha yaşadığını görün ve öğrenin ki gözleriniz böyle bir muştuyla ışıldasın. Bu kültürü sığlıklarının içerisine sığdıramayanlar, sığdıramayacaklarını anlamayanlar bu yazıyı sıradan bir kitabın sıradanlaşmış övgüsü olarak görebilirler. Onlar için tüketecek nefesimiz yok. (Onları, kimliklerinin bir parçası olan televizyon kültüründen kulaklarımıza kadar yansıyan bir argümanla selamlıyoruz: "Biz sizi tarihimizle döveriz.")
Ne yalan söyleyeyim, Oyhan Hasan Bıldırki'den (bu cümleden sonra kendisine Oyhanatam diye seslenmeyi uygun görüyorum) Çanakkale Destan Destan adlı bir kitabının çıktığını duyduğum zaman sıradan bir kitap adı diye geçirdim içimden. Çünkü Çanakkale Zaferi üzerine o kadar kitap yazıldı ve buna benzer adla piyasaya sürüldü ki sıradanlık algısının olmaması artık imkansız hale geldi. Bu kitapların çoğusu da hep birbirinden alıntılarla, çalıntılarla doluydu. Öyle ki bir noktadan sonra Çanakkale üzerine yazılmış kitaplar birbirinin tekrarı olmaya başlayarak, Çanakkale Zaferi'nin turistik ve de nostaljik bir metaya dönüştüğü utanç çağımızda pastadan bir dilim ısırma duygusu vererek bizleri ürperttiler. Oyhanatam'ın hikayeleri ise bu kitaplar içerisinde çok farklı ve dikkate değer bir içerik ve biçimle kendini ortaya koymuştur. Kitapta on iki hikaye bulunmakta ve aynı zamanda bu hikayeler organik bir bütünlük göstermektedirler. Ozan buna "nehir roman" kavramını uygun görüyor. Fakat ben bu kitap için bu kavramı kullanmayacağım. Oyhanatam'ı özellikle bu eserden dolayı "ozan" kavramıyla ifade ettiğim için modern dönem türü olan "roman" kavramını kullanırsam karşılığında "yazar" kavramını kullanmam zorunlu hale gelecektir. Şüphesiz eser nehir romanın bir çok özelliğini yapısında barındırıyor. Fakat eserin biçiminin ve kullandığı dilin çıkış noktasının Dede Korkut Hikayeleri olması, onun hangi gelenekle ilişkilendirilmesi gerektiğini de ortaya koyuyor. Eğer bu eser bu gelenekle değil de "roman" kavramı içerisinde değerlendirilir ve irdelenirse korkarım ki hak ettiği değer anlaşılmayacak, daha önceden olduğu gibi yine dikkatten kaçacaktır. Anlattığı olayların modern dönemde gerçekleşmiş olması bir şeyi değiştirmez. Önemli olan bu olayı hangi edebi türün izleğinde ortaya koymuş olmasıdır. Şüphesiz ki Oyhanatam diğer eserleriyle şair ve yazar olarak anılabilir. Ama söz konusu Çanakkale Destan Destan olunca, Oyhanatam, Dede Korkut gibi Türk milletinin ozanıdır.
Çanakkale Destan Destan, Dede Korkut Hikaye geleneğinin çağımızda yeniden ortaya çıkışıdır. Fakat bu benzerlik bir taklit değil, özümsemeyi, kültürle bütünleşmeyi ve onu bir başka yaşanmışlıkla yeniden sürdürmeyi içeriyor. Üslup şaşkına çevirecek kadar sahici ve sıcak, anlatım coşkularınızı ve duygulanmalarınızı sürekli diri tutacak kadar akıcıdır. Oğuzlar döneminin kopuzlu ozanları arasında hissediyorsunuz kendinizi. Fakat bu ozan yeni. Eskiyi yenileştiren bir yeni. Bugünümüzü, geçmişimizle birlikte yaşadığımız zaman kendimizi güçlü hissedebileceğimizi gösteren bir yeni. Çanakkale Destan Destan, Dede Korkut Hikayeleri'nden sonra bu teknikle yazılmış ilk ve tek eser özelliği taşıyor. Çanakkale Zaferi'ni mekanik cümlelerle kuru bir anlatıya dönüştürüp zaferin gölgesini bile sunmaktan yoksun gölge bir eser değil; onu yaşayan ve yaşanmışlık duygusunu okura da yaşatan, ozanımızın ifadesiyle "savaş meydanını anlatan" bir eserdir. Ozanımızın bir ömür harcamış olduğu dil işçiliği onun dil bilincini ne kadar üstün bir seviyede tuttuğunu da ortaya koyan bir eserdir bu. Ozan, halk kültürünü, halkın kullandığı deyimleri, sevgi, saygı ve öfke ifadelerini bu bilinçli işçilikle eserin her satırına bir kilim gibi dokuyan Anadolu kilimcisi gibidir. Türk kültürünün bütün renklerini dille dokuyan bu kilim, ruh iklimimizin güzellikleri olarak bizi Aslanyaylası'ndan Çanakkale'ye acı ve coşku eşliğinde dolaştırıp duruyor.
Oyhanatam'ın sunduğu bu destanın ozanın doğup büyüdüğü ve yaşadığı Söke-Bağarası bölgesi için de onur duyulacak bir yanı var. Çünkü destanın başlangıç noktası bu bölgedir. Önemli bir destan kişisi olan Adsız Bey bu bölgenin bir kahramanıdır ve ilk olaylarda Söke Ovası, Bağarası, Aslanyaylası, Beşparmak Dağları gibi bölgeye ait bilinen mekanlar vardır. Çanakkale Zaferi gibi Türk tarihinin en unutulmaz olaylarından birinin anlatıldığı değerli bir eserde önemli bir motif olarak bölge adının geçmesi bölgenin kültürü açısından eşsiz bir onur kaynağıdır. Bu nedenle bu değerli eserin ön yargılardan uzak bir şekilde dikkate alınması ve tanıtılması gerekmektedir. Tarih bilincinin çok fazla tarihi bilgi ezberletilerek verilmediği apaçık ortadadır. İlk ve ortaöğretimdeki öğrencilerimizin Çanakkale Zaferini, kimliğimizin bir parçası olarak özümsemeleri açısından bu destanın çok önemli bir işlevi gerçekleştireceğinden kimsenin şüphesi olmasın. Okumayı hayatlarının bir gayesi olarak kuşanmış gerçek okuma tutkunları hayata dair birçok konuda yanılabilirler ama yanılmadıkları ve kendilerini yanıltmayan tek şeyin kitap olduğunu bilirler.
Oyhanatam'ın destanında dikkatimi çeken bir ayrıntının da önemli olduğunu düşünüyorum. Çanakkale Zaferi'ni anlatan kitapların bir çoğunun, bu zaferin baş mimarlarından biri olan Mustafa Kemal'i, anlattıkları olayların her yanına yerleştirdikleri görülür. Şüphesiz çok iyi niyetle ortaya konan bu tutum, daha önce belirttiğimiz gibi eserlerin bir tekrar içerisine düşmesine ve hep aynı şeyi anlatıyorlar duygusunun uyanmasına neden oluyor. Bu destan ise Mustafa Kemal ve diğer önemli komutanlarla birlikte Türk halkının ortaya koyduğu kahramanlıkları, kahraman-bireyler aracılığıyla sergiliyor. Bireylerin kahramanlıklarının toplamı Türk halkının kahramanlığı oluyor. Bunu yaparken zaferin komutanlarının hakkı teslim ediliyor fakat Mehmetçik de komutanların gölgesinde bırakılmıyor. Hatta Mehmetçik daha çok öne çıkarılıyor diyebiliriz. Bu durum, Çanakkale Zaferi'nin arkasındaki halkın inançlarının, bu inançların mücadeleye nasıl yansıdığının izdüşümler şeklinde zihinlerde yer almasını sağlıyor. Arka arkaya okuduğunuz on iki hikayedeki ilişkiler asker-komutan, devlet-millet, vatan-millet bütünleşmesinin çok canlı sahnelerini sunuyor bizlere. Hikayelerin büyük mücadeleleri sahneledikten sonra son hikayenin getirilip yine Söke-Bağarası-Çavdar bölgesine bağlanması ise yukarıda belirttiğimiz gibi bu bölgenin de bu eserle destanlaşmış olduğu anlamına geliyor.
Oyhanatam ve destanı için daha çok şey söylenebilir. Ben söylenecek bir çok şeyi başkalarına da bırakarak teknik bir konuya dikkat çekeceğim: Kitabın baskısı. Bu baskı hikayesini ozanımızdan dinledim. Baskının olması gerektiği şekilde olmadığını kitap dostları hemen anlar. Bu durumun nedeni tamamen ülkemizdeki önemli yayınevlerinin tekelci zihniyetidir. Bu zihniyet bu tarz özgün eserlerin daha iyi bir baskı kalitesiyle daha geniş kitlelere ulaşmasının önündeki en büyük engelidir. Ben inanıyorum ki bu eser kendi türü ve tarzı itibariyle bu engelleri aşarak sonunda olması gerektiği yerde olacaktır. Fakat kitabın adı ve kapağı yazarın sorumluluğundaydı. Ben kapağı beğenmedim. Bu eser farklı bir eserse kapağı onlarcasında rastladığımız resimlerden oluşturulmamalıydı. Kapak daha özenle hazırlanabilirdi. Üstelik yaslanmış olduğu gelenekten dolayı o geleneği çağrıştıracak motiflerin de bulunduğu bir kapak yapılabilirdi. Umarım yeni baskılar olur ve bu yeni baskılar daha özgün bir kapakla okura sunulur. Kitabın adının da iyi düşünülmediğini düşünüyorum. Her yazarın çocuğu olarak gördüğü kitabına kendisinin ad koymasından doğal bir şey yoktur. Burada bir hadsizlik yapmış olmayalım ama konusu Çanakkale Zaferi olduğu için kitabın adında Çanakkale isminin bulunması şart değildi. Basit gibi görünen bu teknik durumun önemli olduğunu düşünüyorum. Yeni eserler, içeriği ve biçimi ile olduğu kadar, dış görünüşü ve adıyla da "yeni" duygusu uyandırmalıdırlar. Ayrıca kitabın sonuna yapılan ve hikayelerle hiçbir yapısal bağı bulunmayan eklerin esere hiçbir şey katmadığını hatta onun görünüşünü bozduğunu düşünüyorum. Çünkü bu kitabın başka bir belgeye ihtiyacı yok. Bu durum esere Çanakkale Savaşı için yapılmış derleme kitap görüntüsü veriyor ki bu, eser adına üzüntü verici bir durum. Eserin asıl bölümü ne kadar özgün ve sıradışıysa, sonuna eklenenler de o kadar diğerlerinin benzeri. Oyhanatam'ın, kitabın sonuna eklediği yazı, şiir, belge ve fotoğraflarla kendi eserine haksızlık ettiğini düşünüyorum. Başka baskılar olduğunda bu durumun da gözden geçirilerek esere kendi elbisesinin giydirilmesi sanırım daha iyi olacaktır. Ben ozanın bu özgün yapıtın sonuna temayla ilgili eser dışı kendi yazı ve şiirlerini dahi koyma hakkının bulunmadığına inanıyorum. Bunu söyleme hakkını ise kitabın kendisinden aldım. Çünkü kitabın özgünlüğü onu özümseyerek okuyanlarla bir sırdaşlık yapıyor ve gerektiği yerde yararlarını da okura gösterebiliyor. Yine de bunun tamamen teknik bir mesele olduğunu ve kitabın özgün değeriyle bir ilişkisinin bulunmadığını belirtelim.
Kitaplar okurlarıyla buluşunca değer kazanırlar ve aynı zamanda okuruna da değer katarlar. Çanakkale Destan Destan adlı bu yapıt dil ve kültür bilinciyle birlikte bugünlerde çok ihtiyacını duyduğumuz kendi tarihi ve kültürel değerlerimizle bütünleşme ihtiyacını sağlama konusunda da okurlarına estetik düzeyde bir kazanım sunuyor.
Ozanımızı bu değerli eserinden dolayı kutluyorum.
Hikmet YILMAZ
Nevzat Seçen'e Göre Oyhan Hasan Bıldırki
İçimizden Biri - Sökeli
1947 yılının Haziran ayında dünyaya gelen içimizden birisi, gerek ilçemizde, gerekse yurt içinde tanınmış birisi. Hikâye ve romanlarının yanı sıra, şiirleri de insanı derin ufuklara sürüklüyor. Hikâyelerinde hem doğduğu ilçeyi, hem doyduğu şehri ve hem de ecdadının çektiği meşakkatleri anlatan içimizden birisi, yazar olduğu kadar da iyi bir ev erkeğidir.
Kendisini 1977 yılının bir Kasım ayında tanıdım. Tayinim Söke'ye çıktığı zaman ilk karşıma çıkan öğretmenlerden ilki olmuştu. Daha sonra arkadaşlığımız koyulaştıkça, ailece de görüşür olduk.
İki evladını büyütmüştü bu insan. Demirden yapılmış, sallanabilen bir beşik içerisinde. Evlatları artık beşikte yatamaz hale gelince, benim evlatlarıma da nasip olmuştu beşiği. Peş peşe iki evladımın sallandığı beşiği oluvermişti sevgili ağabeyimin evlatlarını büyüttüğü o beşik.
Şiirlerini genellikle serbest düzende yazan şair, şiirlerin içerisinde bolca yârdan, sevgiden bahsetmiştir.
Kırmızılı kız da istiyordu görmek martıları
İşte evimiz hazırdı, gelseydi
Çaresizlik şarkısı söyleyen tayfalara
El sallardık beraber isteseydi
İşte "Çaresizlik" adlı şiirinde içinde bulunduğu, isteyip de bulamadığı geleceği arar gibi görünüyor. Bu isteğinde bir tek kendisi değil, gençliğinden bir parça kalmış. Kırmızılı kızı da görmek ister, hâyaller aleminde.
Hele şiir hakkındaki görüşlerini havai fişeğe benzeten şair, şiirin kavganın zehiri, hatta zıkkımı olduğunu söyleyebiliyor. "Av İzinde Bir Şahin" adlı şiirinde bunu ne güzel dile getirmiş.
Av İzinde Bir Şahin
Şiir kavgada zehir zıkkım
Yedi ceddimize kurşun
Barışta havai fişeği
Şiir bizim insan yanımız
Sevmenin de zahirden başka bir şey olmadığını tekrar tekrar anlatan şairimiz, sevgilinin varlığının ne kadar çok şey ifade ettiğini de şu mısraları ile açıklıyor.
Acı
Bu zehir gibi zıkkım gibi bir şey
Seni sevmek acısı
Geç kalmadıysam eğer
Henüz geç değilse
İçim içime sığmıyor sen varken
Demiştik ya, şiirlerinde her yere dokunuyor ve her yere bir nefes veriyor. Tam sevmeyen, şıpsevdi gibi hafif olan sevgililere de tam güvenilemeyeceğini, oğluna verdiği nasihatlerle anlatıyor.
Deli misin a oğul
Her güzele güven olur mu?
Rahat yaşamak ister,
Belki bulaşıkları sana yıkatır
Çamaşırlar ona keza
Kadın kısmı bu
"Saçı uzun, aklı kısa"
İnanma bu masala.
Sevdanın ne kadar elemli ve çileli olduğunu, ona ne kadar çabuk erişilirse, dertlerden o kadar tez kurtulacağını arı ve herkesin anlayabileceği bir dille anlatıyor. Kendini bir arabacı yerine koyan şairimiz, sevgiliye -ata vurulan kırbaçların etkisi ile- alınacak yolun daha çabuk biteceğine inanmaktadır.
Hey arabacı, vur kırbacı
Ne olur bitsin bu acılar
Hayat kısadır n'olur acı
Hep gittiler bak sevdalılar
Hey arabacı vur kırbacı!
Şimdi anladık mı bu içimizden çıkan büyük insanı? Bu insan kurduğu sitelerle, yakın dostlarının şiirlerinin de tanıtılmasına yardımcı oluyor.Yayınladığı kitapların dizgilerinin de kendisine ait olması, imlâ yönünden az hataya rastlanabilen kitapları kazandırmıştır Türk edebiyatına. Şiirlerini ve hikâyelerini halkın anlayabileceği bir dille anlatması, yazarın en önemli tutarlılığı olmuştur.
İşte böyle biri içimizden doğmuştur ve halen de içimizde yaşamaktadır: OYHAN HASAN BILDIRKİ.
Yolun açık olsun büyük üstat.
OYHAN HASAN BILDIRKİ Kimdir?
1947 Haziranı'nda Bağarası'nda doğdu. İlkokulu doğduğu yerde, ortaokul ve liseyi Aydın'da okudu. Bursa Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü'nü (1971), AÜAÖF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü (1991) yıllarında bitirdi. İlk görevine Kastamonu-Cide-Şenpazar'da başlayan yazar, daha sonra birçok okulda çalıştı. Söke İlçe Milli Eğitim Şube Müdürü olarak görevliyken, Kuşadası Atatürk İlköğretim Okulu'na kendi isteğiyle gitti. Daha sonra Kuşadası Kaya Aldoğan Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliğinde de bulundu. Burada çalışırken (1997) emekli oldu.
Evli ve iki çocuk babası olan yazar, 1962'den bu yana Aydın, Söke ve Kuşadası yerel gazetelerinin yanında, (1969) ülkemizin ünlü edebiyat dergilerinde şiir, hikâye ve eleştirileriyle yer aldı. Ahmet KABAKLI'nın "Türk Edebiyatı Dergisi" hikâyecileri arasında gösterdiği Bıldırki, ilk ününü Hisar Dergisi'nde yayımlanan eleştiri ve hikâyeleriyle yapmıştır. Hisar'da yayınlanan ilk hikâyesinin "Şeftali Çiçekleri" olduğunu biliyoruz. Türk Edebiyatı'nda yayınlanan ilk hikâyesi de "Rüyâlar Gerçek Olsa" adlı hikâyesidir. Bursa Eğitim Enstitüsü'nde okuduğu sıralarda, Alaaddin Korkmaz ile birlikte, "Bursa'da Zaman" adlı bir edebiyat dergisi çıkardı. Söke'de yayın hayatını sürdüren Beşparmak ve Sarızeybek dergilerinin hem kurucusu, hem de isim babasıdır. Bıldırki, çeşitli eleştiri, şiir ve hikâyelerini, başta Hisar dergisi olmak üzere; Fikir ve Sanatta Hareket, Şafak, Adımlar, Alkım, Alkış, Bursa'da Zaman, Doğuş Edebiyat, Töre, Millî Eğitim ve Kültür, Millî Eğitim, Millî Kültür, Gülpınar, Dolunay, Çağrı, Yiğit Efem, İnanç, Tarla, Öncü Edebiyat, Türk Edebiyatı, Türk Dili, Antoloji, Balova, Sarızeybek ve Beşparmak dergilerinde yayınlatmıştır. Çeşitli mahlaslar kullanarak köşe yazıları da yazdı. RESİMLİ TÜRK EDEBİYATI Devirler, İsimler, Yorumlar adlı ansiklopedi yazarları arasına katıldı.
"Bir Bıçağın Keskin Ucu" hikâyesiyle "Töre Hikâye Yarışması"nda (1980) üçüncülük ödülü alan yazar, daha sonra 1995 yılında "Kar Üstünde Kan Damlası" adlı hikâyesiyle "Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması" seçiciler kurulu özel ödülünü, l996 yılından başlamak üzere üst üste üç defa da yıl içinde yayımlanan hikâyelerin değerlendirilmesi sonucunda Aydın Gazeteciler Cemiyeti Hikâye dalı birincilik ödülünü aldı.
Yazarın, radyo ve televizyon dallarında da çeşitli çalışmaları vardır.
Yazarın Basılmış Olan Eserleri: Liseden Sesler (Şiirler, 1964) Dönülmez Yol (Roman, 1964) Koçaklar (Millî Hikâyeler, 1975) Üçüncü Günün Öğlesi (Hikâyeler, 1986) Bir Başka Şafak (Hikâyeler, 1988-1992-1994) Gün Çarığı Sıkınca (Hikâyeler, 1990) Atatürk Aramızda (Seçme Şiirler, 1991) Bütün Fidanlar Sımsıcak (Şiirler, 1994) Ceylan Gözlüm (Şiirler, 1997) Dil Çerezleri (Araştırma, 1999)
SEVDA DENİLEN ŞEY
Sevda denilen şey öyle kolay değil
Yaşa da gör derim, yaşa da gör
Sevda anlamayana sivrisinek saz
Çekene zehir, çektirene panzehir
Sevda denilen sihir ele zor gelir
Hem sabır, hem sefer demektir!
Sevda denilen şey öyle kolay değil
Sevene pınarlar, sevilene okyanuslar az gelir
Havada bulut desen de, asla unutamazsın
Sevda denen periden yakanı kurtaramazsın
Sevda denilen sihir ele zor gelir
Hem sıla, hem gurbet demektir!
Sevda denilen şey öyle kolay değil
Bitip tükenmez geceler, upuzun günler
Haftayı, ayı, yılı unutursun
İnadına bir çift göze bağlanırsın, inadına
Sana dünyalar güzeli sevdiğin, başkasına
Sevda denilen sihir ele zor gelir
Hem gözyaşı, hem sevinç demektir
Sevda denilen şey öyle kolay değil
Kış yaman da olsa karlı dağdan buz getirtir
Sevda bir sazın telinde ağrı,
Sevda bir ceylanın gözlerinde mutluluk
Sevda denilen sihir ele zor gelir
Hem matem, hem bayram demektir
Sevda denilen şey öyle kolay değil
Çekene zehir, çektirene düğün dernek
İki gönlün arasındaki telgraf telleri
Gider gelir, gider gelir
Sevda denilen sihir ele zor gelir
Hem ilkbahar, hem sonbahar demektir
Sevda denilen şey öyle kolay değil
Bir çeken bilir, bir çektiren bilir!
11 Eylül 2006
Oyhan Hasan BILDIRKİ
BILDIRKİ İLE BİR RÖPORTAJ: "GÖNÜLLÜ ESARETE SOYUNMAK"
OYHAN HASAN BILDIRKİ: "Edebiyatla uğraşmak, gönüllü esarete soyunmak demektir bir bakıma."
YILMAZ: Ömrünüzü edebiyata vermiş birisi olarak, edebiyatın sizin hayatınıza ne gibi katkıları oldu?
BILDIRKİ: Ömrümü edebiyata verdiğim doğru. İlk yazılarımı ilkokul 4. sınıftayken yazmaya başladığımı hatırlıyorum. Bu yazılarda halk hikâyelerimizi örnek almış, onlara benzer hikâyeler yazmıştım. O gün bu gündür, hâlâ yazıyorum. Yazmak, kişiliğimin bir parçası. Yazmadığım zamanlar huzursuz oluyorum.
Edebiyattan katkı beklemek, benim işim değil. Bunu maddî katkı anlamında söyledim. Edebiyat aslında sizden bir şeyler alıp götürüyor. Ama edebiyatla uğraşmak, bir yerde zamana tuttuğum aynaya bakmak oldu benim için. Dünyaya farklı bir pencereden bakmaya başladım. Gökkuşağının renkliliğini gördüm. Yıldızları kıskanan güneşin her gün doğmaktan bıkmadığını izledim. Yazmanın, yaşamak demek olduğunu öğrendim.
Edebiyat, beni insanlaştırdı.
Birçok dostlarım var. Dünyanın birçok ülkesinden dostlarım var. Onlarla selamlaşmak bile güzel. Mevlâna'nın dediği gibi, "Hamdım, piştim, yandım!"
YILMAZ: Taşrada edebiyatla uğraşmanın zorlukları nelerdir? Edebiyatın nabzını tutan büyük kentlerde olmak bir yazarın işini daha mı kolaylaştırıyor?
BILDIRKİ: Edebiyatla uğraşmak, gönüllü esarete soyunmak demektir bir bakıma. Sizin edebiyatçı olmayanlar gibi zamanınız bol değildir. Yazmadığınız zaman düşünürsünüz. Yazdığınız zamanlarda da güzelim anlarınızı bazılarına göre "boşuna" harcarsınız. Hele taşradaysanız, akıntıya kürek çeken kayıkçının durumuna düşersiniz. Dostlarınız ya da komşularınız sizin edebiyatla uğraştığınızı bilirler ama size yine de "bizim oğlan" diye bakmaya devam ederler. Edebiyat konusunda sizi ateşleyeceklerine, yeteneğinizi küçük darbelerle bilmeden köreltmeye devam ederler. Taşrada sizin edebiyatçı yanınız, hiçbir zaman öne çıkarılmaz. Üstelik "eşref saatleri"nizi çalanların sayısı da az değildir. Ama şunu da söylemeden geçmemeliyim. İlk romanım "Koçaklar"ı, taşrada olmama rağmen, İstanbul'da Kutluk Yayınları basmış, Türkiye'nin her yanında dağıtmıştı.
Edebiyat hareketleri, edebiyatçıyı öne çıkarır. Büyük kentlerde buna kolayca erişirsiniz. Bir dergide ya da gazetede yazanların halkasına katılırsınız. Değer kazanırsınız. Yazdıklarınızı gözü kapalı da olsa yayınlayacak yayıncılar bulursunuz. Taşrada bu iş zor. Taşradan büyük kentte eserinizin basımı için çare iplerine sarıldığınızda, dokuz dereden olumsuz suların akıtıldığını görürsünüz. Oysa büyük kentteki ırmağa katılmak oldukça kolay. Yazdıkça akarsınız ve eserinizi tanıtma, dağıtma, satma gibi problemleriniz olmaz. Sebebi ne olursa olsun, büyük kentler herhangi bir yazarın okuyucuyla buluşmasını kolaylaştırıyor. İmkân denizinin kapıları ardına kadar açık tutuluyor.
YILMAZ: Söke'nin bir sanat atmosferine bürünmesi konusunda yıllardır büyük emekler sarf ettiniz. Bugün gelinen noktada Söke sanatsal faaliyetlerde istenilen noktaya gelmiş midir? Bu konuda yaşanan sıkıntılar nelerdir?
BILDIRKİ: Öğretmen oluşum, bildiklerimi başkalarıyla da paylaşmam gerektiğini bana öğretti. "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum." özdeyişi de beni kamçıladı. Öğrendiklerimi, öğretmeye soyundum. Edebiyat öğretmenliğimin yanında, "edebiyatçı" kimliğimle de içinde yaşadığım topluma ve ülkeme kılavuz olmaya çalıştım. Yakın dönem tarihimizde Söke'de göreve başlayan ilk edebiyatçı benim. Henüz Aydın Lisesi'nde okurken, Aydın'da çıkan gazetelerde "kültür ve sanat sayfası" hazırlıyordum. Bu tavrı, gittiğim her yere götürdüm. Söke'ye gelir gelmez (1975), burada da aynı yola girdim. Kültür ve sanat sayfası deyip geçmeyin. Bu sayfalar, yayınlandıkları çevredeki yazar ve şairlere cesaret veriyor. İçinde yazma yeteneği olanlar, hiç değilse bile sizi ya da öteki yazanları kendilerine örnek alıyorlar. Yakılan meşale, sönmüyor. Okul dergileri başta olmak üzere "Beşparmak" ve "Sarızeybek" dergilerinin çıkışında liderlik yaptım. Ünlü yazarlardan ya da şairlerden hiçte geride kalmayacak olan "yerel yazarlar"dan çoğunun ilk eserinin basımında onları yüreklendirdim. Halil Güven, Mustafa Kemal Kocabıyıkoğlu, Güven Pamukçu, Suat Tutak, Aşır Tunca, Abdullah Ziya Kabak, Abdülkadir Güler ve Yaşar Çağbayır'a bir şekilde destek oldum. Geçmişinde edebiyat geleneği olan Söke'de, tutuşturulan kibritin sönmemesini sağladım.
Şimdi Söke'de birçok yetişkin ve genç yazar var. Söke Şairler ve Yazarlar Derneği var. Bu derneğin çıkardığı "Sarızeybek" dergisinin yanında, ünü çoktan Türkiye sınırlarının dışına da taşmış olan "Beşparmak" dergisi var. TV ve radyo istasyonları var. Edebiyatçıları destekleyen yerel gazete ve dergiler var. Ama bence bir şey hâlâ eksik. Yayınevimiz yok. Aslında sayıları oldukça çok olan Sökeli yazarlar ve şairlerin yapacağı küçük katkılarla Söke'de bir yayınevi kurulabilir. Bu düşünce yazanların kafasında var fakat nedense uçlanmadı bir türlü.
Sıkıntının en büyüğü bu. Bunu aşabilsek, Türk edebiyatına Sökeli ustaları kazandırmak oldukça kolaylaşacak.
YILMAZ: Çanakkale Destan Destan adlı eserinizden biraz bahsedebilir misiniz?
BILDIRKİ: İnsanın kendi eserinden bahsetmesi zor.
"Çanakkale Destan Destan", "Koçaklar"ın genişletilmiş hâli ama ikinci baskısı değil, zenginleştirilip güncellenmiş şekli. Ocak 2008tarihinde okuyucusuyla buluştu.
Bana göre sanatçı, çağına ışık tutmalıdır. Eserlerinin aynasında millete dair bazı noktaları öne çıkarmalıdır. "Çanakkale Destan Destan"da ben, bunu yapmaya çalıştım. Çanakkale Savaşları, bir "ibret destanı"nın doğduğu yer. Sonradan kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti'nin baştan kazanıldığı yer. Yazıldıkça hâlâ eksiği olan "muhteşem kahramanlar"ın harman olduğu yer. Henüz ömürlerinin on beşinci baharında şehit olanların bahçesi. Türk'ün özeti.
İstedim ki bu özet, unutulmasın. Günümüz insanın ve gelecek kuşaklarımızın kulaklarına küpe diye takılsın. Araştırdım, harp tarihimizden doğru bilgilere ulaştım ve oturdum yazdım.
"Çanakkale Destan Destan" okuyucunun büyük ilgisini gördü. Şimdi elimde "ilaçlık" diye dostlarıma ancak verebileceğim sayıda kitap kaldı. Yani yeni baskılar için yeniden yola çıktı.
YILMAZ: Bu eserde Dede Korkut üslubunu tercih etmenizin özel bir nedeni var mı?
BILDIRKİ: Özel bir neden... Elbette özel bir neden var.
"Kitab-ı Dede Korkut", imrendiğim taç eserlerden ilki. Onda soğuk yüzlü savaşın bile "sıcak yüzü"nün aynalandığını gördüm. Onda, sımsıcak ve oldukça samimi bir anlatımın izlerini gördüm. Onda, her şeye rağmen devam eden sıradan hayat hikâyelerini gördüm. Ondan öğrendiklerimi, "Çanakkale Destan Destan"da uyguladım.
Yazdığım bir destan olacaksa, bu Dede Korkut üslubuyla yazılmalıydı. Buna inandım ve gerekeni işledim. Başardığımı sanıyorum.
YILMAZ: Eserinizin hem üslubu hem de Çanakkale Zaferi'ni ele alış şekli gerçekten de alışılmışın dışında yeni bir bakış açısı sunuyor. Üstelik yaşadığınız bölgeyi bu zaferin içine dahil etmesi de eserin bölge açısından kıymetini ortaya koyuyor. Bu açıdan eserinize gösterilen ilgiyi yeterli buluyor musunuz? Bu konuda ne gibi sıkıntılar var?
BILDIRKİ: Eserde anlattıklarımın tamamı gerçek. Ancak bazı olayları ya da kişileri, destan geleneğine uysun diye az da olsa süsledim. Birbiriyle kilitlenmiş on iki hikâyeyi, nehir roman ırmağına döktüm.
Edebiyat, bir yerde örnek alma ve örnekleme sanatıdır. Bunu becerdiğinizde, siz de şüphesiz başkalarına örnek olursunuz. Bu dediklerimin kopya etme ya da "intihal"le ilgisi yok. Her ikisi de hırsızlıktır, bir yazarın emeğini yürütmek, kendi değirmeninde öğütmektir. Bu, kötü.
Her yazarın yaşadığı bölge, şöyle ya da bu şekilde, eserlerinin şurasında veya burasında satırlarının arasına sinmiştir. Ben de yaşadığım bölgeye borçlu olduğumu biliyorum. Onlara borcumu ödemek için, kitabımı Bağarası'ndan Çanakkale'ye gönderilenlerle başlattım. Kurtuluş Savaşı'mızı da unutmadım. Çanakkale'de ustalaşan, adlarını "gazilik defteri"ne yazdıranları, Türkiye'nin harcında yapı taşları olmaları için yeniden Bağarası'na döndürdüm. Kurtuluş Savaşı günlerindeki Söke'yi yazmayı düşünüyorum. Yazarsam, Çanakkale'den dönen gazileri de unutmayacağım.
Her şeyin bir başlangıcı ve sonucu vardır. Bu ikisi, bize en yakın olan coğrafya değil midir?
YILMAZ: Sizi tanıyanlar Bağarası doğumlu olduğunuzu biliyor. Söke'deki şair ve yazarlara baktığımızda Bağarası Talat Avcı gibi, Necati Çakıcı gibi şairleri de çıkarmış. Bağarası'nın öğrenci gençliğine baktığımızda özellikle şiire karşı ilgileri fazla. Bunun sizce özel bir nedeni var mıdır?
BILDIRKİ: Bağarası, aslında bir "kapalı kutu". Ancak orada yaşanlara ve dinlemesini bilenlere ilham veren muhteşem bir ayna. El değmedik halk kültürünün hâlâ yaşadığı ve yaşatıldığı bir yer. "Dil Çerezleri" adlı eserimde o kültürden birçok örnekler var. Üstelik Bağarası'nda "kahveye çıkma" geleneği de var. Talat Avcı'yı ve Necati Çakıcı'yı ilkin kahvede tanıdığımı hatırlıyorum. Kahve, sohbet etmeye açık gönüllerin buluştuğu yerlerin başında gelir. Her ikisiyle de gittiğim kahvelerden birinin koyu çam gölgeleri ya da tentesinin altında uzun uzun edebiyattan konuştuğumuzu biliyorum. Üstelik onlar da öğretmen.
Onların da besbelli anlatacak, başkalarıyla da paylaşacak çok şeyleri vardı ve bunları kaleme döktüler. Her ikisi de, gerçekten iyi şair.
Bağarası, aslında bir "kapalı kutu" demiştim ya? İçinde yazma yeteneği olanlar, bu kapalı kutuyu açmak istediler öteden beri. Ve yazdılar... Öğrenciler de bu gruba dahil edilmesi gerekenlerden. Onlardan yıldızı parlayanları görüyor, izliyorum.
Sözün özü, birileri Bağarısı'nda edebiyat meşalesi yakmış, sonradan gelenler de onu söndürmemişler. Ustalarından gördükleri yolun yolcusu olmuşlar.
"Özel neden", kapalı kutuyu açmaya çalışmaktan başka bir şey olmasa gerek.
YILMAZ: Şiirle ve edebiyatla ilgilenen gençlere bir izlek olması açısından önerileriniz var mı?
BILDIRKİ: Bol bol okumak ve içine doğanları olduğu gibi yazmak... Samimiyetin ipuçlarını yakalamak. Bir şeye inanmak. Neyi, niçin anlattıklarının farkında olmak.
Dediklerim açık değil sanki. Kendimi örnekleyip onları bilgilendirmeliyim. Anadilim Türkçe'min bayraktarlığını yapmak istiyorum. Bu dilin çok güçlü olduğunu biliyorum. Edebiyata en yakın dil, hele şiir dilinin en güzeli Türkçe'dir. İlkin bunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Yaşadığımız topraklardan aldığımız kare kare hayatları, eserlerimizde sözün gücünden yararlanıp resimlemeliyiz.
Ben, Bağarası'nda doğdum. Çocukluk ve ilk gençlik günlerimi orada geçirdim. Oradaki halk kültürüyle beslendim. Gökyüzünü seyrettim. Gördüklerimi sanat hayatım için ilkeleştirdim. "Güneş, yıldızları kıskanmasaydı her gün doğmazdı." gerçeğine ulaştım. Gökkuşağının altından bile umutla geçtim. Elde ettiğim sonucu söze döktüm: "Gökkuşağı yedi renk. Birini de sen yakala!" dedim. Umudumu asla yitirmedim.
Hâlâ yazıyorum ve yazmaya devam edeceğim.
Yazmanın, yaşamak demek olduğunu biliyorum.
Bir yerde de sözlerimin tapusunu çıkarıyorum.
Bu dünyada ve milletimin aklında iz bırakmak istiyorum.
YILMAZ: Sayın Bıldırki göstermiş olduğunuz ilgiden dolayı teşekkür ederiz..
BILDIRKİ: Ben de, bana penceremi aralama fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.
31 Mart 2008
Hikmet YILMAZ
|
|
|
|