|
KADER MASALI * Oyhan Hasan BILDIRKİ *
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde!" dedikleri bir günde, memleketin birinde, insanın kıt olduğu bir yerde; develer tellâl iken, pireler berber iken, ben evimizin ortacığına oturmuş, bir anamın, bir de babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, anam kaptı maşayı, babam kaptı dolmayı. Baktım maşa yakacak, dolma da saçmalayacak, korktum kaçtım. Kaçtım kaçmasına ya, bir de baktım ki ancak bir arpa boyu yol gitmişim. İşte o zaman önüme üç dükkân çıktı. Birinin çatısı, birinin kapısı, birinin de duvarı yok. Hiç durmadım, çatısı olmayan dükkâna girdim. Duvarda asılı üç tüfek gördüm. Birinin mermisi yok, biri kırık, biri sağlam. Hemen mermisi olmayanını aldım, dışarı çıktım. Az gittim uz gittim. Yol üstünde üç tavşan gördüm: Birinin canı yok, birinin bacağı kırık, birinin canı var. Son ikisine kıyamadım, gittim ölü tavşanı vurdum. Onu aldım, heybeme koydum. Hiç durmadım, az gittim, uz gittim. Yol üstünde üç dere gördüm. Birinin suyu yok, birisi kupkuru, biri de yamyaş. Suyu olmayanında tavşanı yüzdüm, ayıkladım, temizledim, bir güzelce de yıkadım. Orada durmadım, gittim. Yol üstünde önüme üç tencere geldi. Birinin dibi yok, birinin dibi delik, biri de eh, şöyle böyle sağlam. Dibi olmayan tencerede tavşanımı pişirdim. Tabak sıyırmacasına yedim, yedim. Karnım doydu doymasına ama, gözüm aç. Yaladım yuladım. Dipsiz tencereye yeniden büyük bir iştahla saldırdım. Saldırdım ya, dudaklarımda hâlâ bir lokmacığın izi yok. Orada da durmadım. Az gittim, uz gittim. Dere tepe düz gittim. Yol üstünde üç adam gördüm: Biri görür ama, topal. Biri görmez ama, sağlam. Birinde ise ne göz kalmış, ne ayak.
İşte öyle bir zamanda; iyiye tuzak kurulup da kötünün ele geçirildiği bir eski zamanda; bir köyde kendi yağıyla kavrulan bir aile yaşıyormuş. Bir adamla karısı ve iki de kız çocukları. Ne olmuş, nasıl olmuşsa bu adamın karısı ölmüş. İki yavrusuyla yalnız kalan adam, önü sonu(1) hesaplamış, sonra yeniden bir daha evlenmiş. İlk günlerin iyiliği çabucak geçip tükenmiş. Üvey ana, bu kızları artık istemez olmuş. Kocasına sırtarmış, bu kızların ev den atılmasını istemiş.
Çaresiz kalan adam, düşünmüş taşınmış. Aklına gelen fikirleri ölçüp biçmiş. En güzel yolu bulduğuna inanarak, daha henüz akşam alacası dağların doruklarına bile düşmeden yatmışlar.
Sabah olmuş.
Adam, sabah erkenden çocuklarını da yanına alarak sözüm ona dağa çalışmaya gitmiş. Bu dağ senin, bu bağ benim diye diye, var güçleriyle çalışmışlar.
İyice yorulan çocuklar, babalarına;
- Karnımız aç! Biz acıktık, demişler.
Bu sözler üzerine babaları, bindiği ağacın dalından yere inmiş. Hemen çocuklarının yanına gelmiş. Onların karnını iyice doyurmuş. Çocuklar, yemeklerini yedikten sonra, hararetlenmişler.
- Biz susadık baba! demişler.
Babaları da, aşağıda şırıl şırıl kendi halinde akıp giden küçük dereyi göstermiş.
- İki kardeş, birlik olun! Bir koşuda oradan su içip gelin, demiş.
Çocuklar, aşağıda kendi halinde şırıl şırıl akan küçük dereye su içmeye gidince, babaları da; "Zaman, bu zamandır!" diyerek, elindeki su kabağını armudun dalına astıktan sonra, durmamış, oradan kaçmış.
Rüzgâr estikçe, su kabağı dallara takılıyor; takır tukur takırdıyormuş. Geri dönerken, yollarını şaşıran çocuklar; "Ha babamız burda! Ha babamız şurda!" diyerek de, koca dağda ayak basmadık yer bırakmamışlar. Köşe bucak her tarafta, babalarını aramışlar. Ne ettiler, ne yaptılarsa, hangi kayanın ardına baktılarsa da, bir türlü babalarını bulamamışlar.
Akşam gelip çatmış, karanlık da alçalmaya başlamış. Birbirlerine iyice sokulup sarılan iki küçük kız kardeş, var güçleriyle de, korkunun yaman atlarıyla başa çıkmak için, ulu orta bağırmışlar;
- Tın tın kabacık, bizi aldatan babacık!
Karşı kayalardan da kendi seslerine karşılık verilmiş:
- Tın tın kabacık, bizi aldatan babacık!
Sesler, sesleri kovalamış. İki küçük kız kardeş, yalnız olmadıklarını sanarak, durumlarının kendileriyle aynı olduğuna inandıkları diğer seslerin sahiplerini bulabilmek umuduyla dolaşıyorlarmış.
Az gidip, uz gitmişler. Altı ay, bir güz gitmişler... Böyle böyle dolaşırlarken, bir tepeye varmışlar. Bu tepeye çıkıp etrafa bakınca, aşağıda bir köy görmüşler. O köyün içinde bir yerde duman tütüyor, bir tarafta da köpek havlıyormuş. Biri, ötekine bakarak, sığınılacak yer bulma umudu ile sormuş;
- Nereye gidelim, kardeşim? demiş.
Küçüğü;
- Köpek havlayan yere gidersek, köpek bizi ısırır. İyisi mi biz, duman tüten yere gidelim. Daha iyi, demiş.
Kendi aralarında böyle konuşa konuşa, tepeden aşağıya inmişler. Duman tüten yere gelip kapısını çalmışlar. Kapıyı, teni gülden beyaz, yüzü aydan daha parlak gencecik bir kız açmış. Onları içeriye alıp konuk etmiş. Çok sevip kaynaştığı bu iki kız kardeşe, sihir yapmasını da öğretmiş. Çeşitli oyunlar oynamışlar, yorulmuşlar. Uykunun kurşun gibi ağır askerleri, göz kapaklarına gelip kurulmuş. Bir ara, konuk kaldıkları evin sahibi, teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlak olan gencecik kız, dile gelip söylemiş:
- Benim annem bir devdir. Sizi burada görürse, sağ bırakmaz, ikinizi de yer, demiş.
İki kız kardeş, sıkıntının telgraf tellerine takılıp çok korkmuşlar, sakır sakır sakramışlar. Teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlak olan genç dev kızı, onları bir yere saklamış. Biraz sonra dev gelmiş. Araştıran gözlerle etrafı taramış. Odaya girince;
- Burada et kokuyor, demiş.
Teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlak olan kızı;
- Sana yemin ederim anne, evde gizli saklı hiçbir şey yok, demiş.
Bunun üzerine dev;
- Ben dişlerimi törpüleyip de geleyim. Sen, konuklarımızı pişire koy. Yoksa seni yerim, demiş.
Teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlak olan gencecik dev kızı, bakmış olacak gibi değil, işin kurtuluş yolu da yok; iki kardeşi, bulundukları yerden çıkarıp pişirmeye karar vermiş. İki kardeşi, sakladığı yerden çıkarmış. Onları bir köşeye oturtmuş. Çocuklara;
- Gelin bitinize bakıvereyim, demiş.
İki küçük kız kardeş, saklandıkları yerde, dev ana ile dev kızının konuşmalarını duydukları için;
- Eğil! Biz senin bitine bakıverelim, demişler.
Devin kızı, bit baktırmak için başını eğmiş. Teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlak olan gencecik dev kızı, başını öne eğince, iki küçük kız kardeş de zaman bu zamandır diyerek, dev kızının başını kesmişler. Kardeşlerden küçüğü, bu durum anlaşılmasın diyerekten, saklıca evden kaçmış. Dev kızının yerine geçen büyüğü, dev ana gelince, kızının etini pişirip yemesi için önüne çıkaracakmış. Dev ana gelmiş. İki kız kardeşten büyüğü, pişirdiği eti çabucak devin önüne getirmiş. Fakat bu devin âdeti kızıyla beraber sofraya oturmak, bulunanı birlikte yemekmiş.
Kızına;
- Haydi gel, sen de birkaç lokma ye! demiş.
Kız;
- Ben pişirirken duramadım da, ucundan kulağından yedim, demiş.
Dev anası, bu olayda bir bit yeniği olduğunu anlamış. Kızın üstüne yürümüş. Sihir yapmayı, devin kızından öğrenen iki küçük kız kardeşten büyüğü, ortaya bir tarak atmış, koskoca orman olmuş. Bir de sabun atmış, her taraf yere çakılı keskin taşlarla dolmuş. Dev ananın önüne orman çıkmış, dikilmiş. Ayaklarını da yere çakılı keskin taşlar, dilim dilim kesmiş. Sonunda büyü yapan iki küçük kız kardeşten büyüğü, devin elinden kurtulmuş. Kurtulmuş ama, yine de korkusundan olmalı ki, şimdiye kadar hiçbir kimsenin tehlikeyi göze alıp da çıkamadığı, ulu bir kavağın başına tırmanmış. Bu ağacın yanında, ulu dallarının altında gürül gürül kaynayan, içinde de periler oynayan bir pınar varmış.
Bir gün bu pınara, o yörenin ünlü zenginlerinden Beyoğlu'nun bedeli, beyinin atını sulamaya gelmiş. Nedense, ne edip yaptıysa, Beyoğlu'nun atı, bu pınardan bir türlü su içmemiş. Bu olayı garipseyen, ama bir türlü düşünüp de çözemeyen Beyoğlu'nun bedeli, atı alıp beyinin yanına gelmiş.
Beyoğlu'na;
- Atın huysuzlandı. Pınarın suyuna düşen güzelliğimi görünce de, eğilip de bir yudum bile su içmedi, demiş.
- Hey gidi yüzü küllü, aklı hepten kilitli bedelim! Hiç aynaya bakmadın mı? Senin neren güzel? diyen Beyoğlu, bedeline çıkışmış.
Çıkışmış ya, kendi kendine de; "Bu işte bir iş var, ama ne? Varıp da yerinden öğrenmeli!" diye düşünmüş. Hiç durmayıp, ikisi birlikte yola çıkmışlar. Dere tepe düz gitmişler. Altı ay, bir güz gitmişler.
Sonra Beyoğlu ile bedeli, ulu ağacın altındaki gürül gürül kaynayan, içinde güzel periler oynayan pınarın yanına gelmişler. Ata, yine su içirmek istemişler ama, Beyoğlu'nun atı bu defa da su içmemiş.
Beyoğlu, eğilip pınar suyuna bakmış. Aynalaşan suyun yüzünde, gelip giden bir hayâlin dolaştığını anlamış. Başını kaldırıp da dört bir yana dal budak salmış ulu ağaca bakınca, kocamış dallarının arasında ay gibi parlayan güzel bir kızın oturduğunu görmüş. Ona türlü türlü diller dökmüş, gönlünü açmış. Üstelik, perilerden daha da güzel olan bu kıza, evlenmeleri teklifinde de bulunmuş. Dahası, suya vuran gölgesiyle Beyoğlu'nun atını bile ürküten genç kız, kendisine yapılan evlenme teklifine de kulak asmamış. Ağaçtan da yere inmeye yanaşmamış.
Beyoğlu'nun gönlünde sevdanın türlü kuşları cıvıl cıvıl ötüşmeye, yeni ufuklara doğru da kanat çırpmaya başlamış. Gönlünün sesini bastıramayan Beyoğlu, ülkesinin her tarafına tellâllar çıkarmış, usta dülgerler aratmış. Aradıklarını bulunca, hiç beklememiş, yanına kırk kölesini de alarak, işinin ustası olan dülgerlere ulu ağacı kestirmek istemiş. Günlerce uğraşmışlar, didinmişler. Ulu ağacı bir türlü kesememişler. Tam ağacın kesim işi bitecekken, kocamış dallarının arasında oturan ay gibi parlayan güzel kız, yukarıdan dilini çıkarınca, her tarafından ustaca biçilen ulu ağaç, yeniden eski durumunu alıyormuş. Ne kadar parçalansa da, yeniden büsbütün oluyormuş. Bu durum, günlerce sürmüş. Ne edip yaptılarsa da hiçbir usta dülger, ulu ağacı kesememiş.
- "Öyleyken böyle!" diye düşünmüş Beyoğlu. Derdinin ilâcını aramak için, yeniden yollara düşmüş. Sonunda da bir kocakarıya rastlamış. Ona gidip derdini açmış, çaresini sormuş.
Kocakarı da;
- İstediklerimi bulup getirirseniz, o peri kızını bulunduğu yerden kolayca indirebilirim, demiş.
Aman zaman demeden Beyoğlu, kocakarıya kendisinden istediklerinin ne olduğunu bir kere daha sormuş. O da istediklerinin adını koymuş.
- Hamur teknesi, un, tuz, sacayağı, sac... Bir de çevirgeçle ısıran unutulmamalı, yastıgeç(2) de mutlak bulunmalı, demiş.
Beyoğlu, kocakarıya ne istediyse vermiş; yoksa, aratıp buldurmuş, hepsini de bir güzelce tamam etmiş.
Kocakarı, bütün bunların hepsini sırtına sarınmış, tek başına yola çıkmış. Ulu kavak ağacının yanına gelince, ulu ağacın kocamış dalları arasında oturan, parlak aydan daha güzel olan kızı görmüyormuş gibi davranmış, sanki orada soluklanıp dinlenecekmiş gibi yapmış.
Kendi kendine konuşmaya başlamış.
- Ani(3), ne kadar güzel gölgelik bir yer. Karnım da acıktı. Ani, şurada da pınar var. Ulu ağacın gölgesinde, bir güzel ekmek pişirip de yiyeyim bari, demiş.
Durmamış, çalı çırpı toplamaya başlamış, çorak bir köşede ateş yakmış. Bir yandan da sırtında getirdiği araçları teker teker çıkarmaya başlamış. Pınardan su getirmiş, teknede hamur tutmuş(4), ısıranla kopardığı hamur parçalarını, üstüne un serpelediği yastıgece alıp bazlama yapmak için yepelemeye başlamış. Ateş tam kıvamına gelince, mahsustan(5) harlı ateşin(6) üstüne sacayağını ters kapatmış.
Olan biteni, baştan sona, sessizce bulunduğu yerden gözleyen, aydan daha parlak olan genç kız, kendini tutamayıp söylemiş:
- A nene, sacayağını ters koydun, tersine çevir!
Kocakarı, kurnazlık oyunu oynamış.
- Böyle mi kızım, şöyle mi kızım? İhtiyarlık işte, gözlerim de görmüyor. Ters mers, çare yok; bazlamayı pişirip yiyeceğim. Bekâra karı boşamak kolay! Orada oturup da bana sadece akıl vereceğine, azcık aşağıya iniver de, benim gibi bir ihtiyara yardım et. Haydi güzelim, bulunduğun yerden iniver de, sacayağı nasıl konurmuş göster! Nerdeyse hamurum taşacak, bütün emeklerim yabana(7) gidecek. Haydi aşağıya iniver de, şu ekmekleri beraberce pişirip yiyelim.
Ulu kavak ağacının kocamış dalları arasında oturan, parlak aydan daha güzel olan kız da; ağaçla konuşmaya başlamış.
- "Yasıl(8) kavak, yasıl!" deyince, ulu kavak ağacı yasılmış, parlak aydan daha güzel olan genç kız da, aşağıya inmiş. Ateşe ters konan sacayağını düze çevirmiş, üstüne de sacı koymuş. Kocakarının kendisine uzattığı bazlamaları, sacın üstüne bırakarak, bir yüzü piştikçe, çevirgeçle öbür yüzünü çevirip pişirmiş. Birlikte yaptıkları sıcak bazlamayla karınlarını bir güzelce doyurmuşlar.
Nice sonra genç kız; "Yasıl kavak, yasıl!" deyip de, tam ağaca tırmanacağı sırada, gizlenmiş olduğu yerden aniden ortaya çıkan Beyoğlu, bu kızı kıskıvrak yakalamış, atının terkisine almış ve doğruca evine götürmüş. Beyoğlu'nun akıllı biri olduğunu anlayan genç kız, onun aşkına karşılık vermiş vermesine ya, ille de küçük kız kardeşinin bulunmasını da evlenebilmelerinin biricik şartı olarak öne sürmüş. Aranmış taranmış, yöre baştan uca arşınlanmış, sonunda küçük kardeş bulunmuş.
Daha sonra, şimdiye kadar görülmedik bir düğündür başla mış. Hemen bütün herkesin katıldığı bu görkemli düğün, tamam kırk gün, kırk gece sürmüş. Beyoğlu'yla karısı, kendi evlerine, bulunan küçük kız kardeşi de alarak, aynı konakta birlikte yaşamaya başlamışlar.
Her gün akşam, el ayak çekilince ortaya çıkan küçük kız kardeş, Beyoğlu ile ablasının odasına gelip;
- "Bu ablamın ayağı, bu da eniştemin ayağı!" diyormuş.
Bir gün bu kızın ablasıyla eniştesi, biraz gezip dolaşıp açılmak için deniz kenarına gezmeye gitmişler. Beyoğlu'nun hizmetçilerinden, onda da gözü olan biri, hasedinden olacak, küçük kızın ablasını denize atmış. Kendisi de bir güzelce elbise değiştirip onun yerine geçmiş.
Yine o akşam, el ayak çekildiği saatlerde ortaya çıkan küçük kız, dile gelmiş:
- "Bu eniştemin ayağı, bu ablamın ayağı değil!" demiş.
Beyoğlu, bu sözün altında yatan gerçeği öğrenmek için, durumu bir hocaya danışmış. Hoca da ona, karısının denize atıldığını söylemiş. Onu bulunduğu yerden kurtarmak için de, deniz kenarına kırk ayar buğday dökülmesi gerektiğini bildirmiş. Beyoğlu bu, durur mu hiç? Hemen denileni yapmış, deniz kenarına kırk ayar değil, yüz kırk ayar buğday döktürmüş. Denizin bütün balıkları, buğday kokusunu alıp kıyıya yanaşmışlar. Bu buğday tanelerini, birer birer gelen balık da yemiş, duyan balık da gelmiş yemiş. En sonunda büyük bir balık da kıyıya gelip, buğday tanelerinden yemiş. Beyoğlu, garip bulduğu bu balığı yakalamış, adamlarına karnını bir güzelce yardırtmış. Balığın içinden, Beyoğlu'nun hanımı, kucağında çocuğuyla dışarı çıkmış.
Foyası meydana çıkan hizmetçiye, Beyoğlu sormuş:
- Kırk katır mı istersin, yoksa kırk satır mı?
Hizmetçi;
- Ani, kırk satırı alıp da ne edeyim? Kırk katırı alırım da, bari onlarla odun çekerim, demiş. Beyoğlu da ona, bütün istediklerini verdirmiş. Ancak katırlar yola çıkmadan önce, içlerinden en yaşlı olan katırın kulağına usulca seslenmiş;
- Bunun bir parçasını bana getirmenizi isterim!
Katırlar yola çıkınca, şimşek gibi bir hızla dağ demeyip taş demeyip, tozu dumana katarak koşmuşlar, foyası meydana çıkan hizmetçiyi de parça parça etmişler. Sonra da bir parçasını yanlarına alarak, Beyoğlu'na getirmişler.
Günler günleri kovalamış. Ay, yıl derken; günün birinde sırtında gece kuşu derisi bulunan küçük kız kardeş, pınarda yıkanıyormuş. Bu sırada parmağındaki sihirli yüksüğü de çıkarıp, dışarda bir kenara koymuş. Tam bu sırada avcının biri oradan geçiyormuş. Kenarda bulduğu yüksüğü almış, az öteye gitmiş. Kız, pınarda yıkanıp çıktıktan sonra, öteye bakmış, beriye bakmış yüksük yok. Çaresiz;
- Benim yüksüğü kim aldıysa getirsin, onunla evlenirim, demiş.
Ötede bekleyen avcı;
- Ben aldım, demiş.
Bu kızla da avcı, düğün dernek kurdurup, davul zurna çaldırıp hemen evlenmişler. Düğün bitiminde avcının anasının evine gelmişler.
Avcının anası, kuş telekli gelin kızı görünce; oğluna, mısır gibi patır patır patlayıp, çıkışmış;
- Emdirdiğim sütlerim haram olsun! Gidip bulup da bu çirkin kızımı aldın?
O zaman karısının sırtında, gece kuşu derisinden yapılma elbisesi varmış. Yine günlerden bir gün avcı, bu kıza;
- Bugün derini çıkar da, anneme öyle gidelim, demiş.
Kız, derisinden soyunmuş. Avcının anasının kapısının önüne geldikleri sırada, evin horozu şakımış:
- Üüürüüü üüü! Kocakarı, kocakarı! Kapıya çıkıp da, bak. Senin beğenmediğin gelinin gelip geli.
Kadın, kapıya çıkıp bakmış; bir daha bakmış, gözlerine inanamamış. Çok güzel bir kız, dünyalar güzeli bir gelin karşısında durmuş. Gelinini bu sefer(9) çok iyi ağırlamış. Gelin kaynana baş başa verip konuşurlarken, avcı hemen kendi evine dönmüş. Kızın, kuş teleğinden olma derisini, ocağa atıp yakıvermiş. Kokuyu alan kız, derhal evine dönmüş. Elbisesini kurtarmak amacıyla, ocağın içine atlayıp, derisiyle birlikte yanmış.
Avcı, ah edip vah deyip, çok ağlamış. Yaptığına pişman olmuş ama ne fayda? İyiyi olurundan yakalamak için tuzak kur-muş ama, bahtına kötü düşmüş, ne çare? Bir daha o civarda, iki kız kardeşin küçüğü olan kuş telekli kızı, hiç kimse de görmemiş.
Ben de, bu sözlerimde yalan varsa; anlatanın yalancısıyım. Anlatıcı da böyle demiş, masalcı da böyle söylemiş, derleyici de böyle derlemiş. Sonunda mavi gökten yere, üç altın elma düşmüş. Biri anlatana, biri masalcıya, birisi de derleyiciye.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
1 Geçmişi ve geleceği.
2 Hamur tahtası.
3 İşte, şaşılacak derecede olan şey.
4 Hamur yoğurmak.
5 Yalancıktan.
6 Alevli
7 Boşa gitmek, telef olmak, yazık olmak.
8 Eğil.
9 Defa, kere, kez.
DİL ÇEREZLERİ, Sayfa: 134 vd. Oyhan Hasan BILDIRKİ
|
|
|
|
|
ÜÇ KIZLARIN EN KÜÇÜĞÜ * Masal * Oyhan Hasan BILDIRKİ
Bir varmış, bir yokmuş. Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde. Deve tellâl iken, manda berber iken, horoz imam iken. Anam kaşıkta, babam beşikte iken... Ben de babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Babam düştü beşikten, alnını yardı eşikten... Annem kaptı maşayı, babam kaptı küreği; gösterdiler bana kapı arkasındaki köşeyi... Köşeye sıkıştırılmanın öfkesiyle Tophane minaresini cebime sokmayayım mı borudur diye? O öfke ile de Tophane güllesini doldurmayayım mı cebime darıdır diye? Bir tokat vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı. Üç gün mü desem, üç ay mı desem; öylece donup kalmışım. Zaman katmış önüne beni yel gibi, sürüyüp götürmüş sel gibi.
Memleketin birinde; başkasının tavuğunda, keçisinde gözü olmayan, kendi hallerinde kıt kanaat geçinen bir karı koca ve üç de kızları varmış. Bu kızların babaları olan adam, ailesini geçindirmek, ele güne boyun eğdirmemek için, başkalarının işinde çalışıyor, bahtına ne iş çıkarsa, ondan ötekine koşuyormuş. Gel zaman, git zaman derken kızları da büyüdükçe, ailenin masrafları artmış. "İşten artmaz, dişten artar" diye düşünen adam, günlerden bir gün, sabah kahvaltısını yaptıktan sonra, o günkü işine giderken, karısına söylemiş:
- Ben, filân yerde çalışıyorum. Daha çok zamanda, daha çok iş kaçırmak[1] için, öğle vakitlerinde eve yemeğe gelmek istemiyorum. Siz sofrayı bensiz kurar, içine haram katmadığım katıklarınızı da ben olmadan bölüşebilirsiniz. Biliyorsun, kızlarımız da büyüdü. Huylarıyla daha çok sana benzeyen kızlarımız, boylarıyla da bize yetiştiler. Neredeyse yuvadan uçacak yaşa geldiler. Boğaz büyüyünce, masraflarımız da arttı. Dediğim gibi, bugün eve yemeğe gelmeyeceğim. Öğle yemeğimi büyük kızla bana gönder.
- Göndereyim göndermesine de, benim kızlarım yol iz bilmezler. Onları kaldırım çiğneterek büyütmedik. Bir bilirlerse bizim sokağımızı, haydi haydi mahallemizi bilirler. Daha ilerisini, ötesini asla bilmezler. Dediğinde ısrarcı isen, yol, iz için de bir çare düşünmeliyiz.
- Ben, onu da düşündüm. Bugün işe giderken yanıma kuru bakla alacağım. Bakla tanelerini de yer yer yürüdükçe yolumun üstünde bazı noktalara atacağım. Büyük kızımın aklı, o kadar da kıt değil ya? Katık çıkınını eline alır, evden çıkar, yolda gördüğü bakla tanelerini izleye izleye gelir, beni bulur. Olmaz mı?
- Ne diyeyim bilmem ki? Madem sen böyle düşündün, aklınca da öyle bir çare ürettin. Onu dener, sınar, sonucunu da beraberce görürüz.
Karı koca, ikisi birlikte, kararlaştırdıkları gibi yapmışlar. Adam besmele çekip, gün ağarır ağarmaz hemen yola çıkmış. Çalıştığı yere doğru giderken de, beşer onar metre arayla yanına aldığı bakla tanelerini, yolunun üstündeki bazı noktalara birer ikişer bırakmış.
İnsan, ne kadar iyi yüzme bilse de, dibini görmediği suya girmemeli. Ne kadar güçlü olursa olsun, bilgisine güvenir olursa olsun; bilinmezin kendisine hazırladığı tuzakları da dikkate almalı. Bir yerde insan, ayağını yorganına göre uzatmalı. Üstelik; zoru başarmak da sanıldığı kadar kolay değil. Ansızın patlayan rüzgâr, dışarda bütün ağaçları kuvvetle sallamaya başlamış. Yolu ortasından ikiye bölen tarhlara dizilmiş olan güzelim genç fidanlar da, köklerinden oynuyor, bir sağa bir sola atılan dalları birbirine karışıyormuş. Arada sırada bıçak gibi kesiliveren rüzgâr da, birbiriyle yarışır gibi sağa sola atılan, uçuşan dallarda etkisini gösteriyormuş. Bu sırada genç fidanlar, birden bire hareketsiz kalıyorlarmış. Kanada kalkan sayısız kuşlarla birlikte, birkaç ışık ışık yanan daire de, yola bakla döken adamı kolluyormuş.
Kızıl güneş buğday çalığına dönüyor, git gide karşı dağları da aydınlatıyormuş. Sabahın ilk sularında dumana kesmiş olan gökyüzü, en aydınlık noktalarından o yüce dağların bütün doruklarını, keskin çizgilerle kucaklıyormuş. Işık ışık yanan daireler, bazı noktalarda iyice alçalıyor, yolu yalar gibi uçuyor, ulaşabildikleri bakla tanelerini tek tek topluyor, kanada kalkmış kuşlara ortak oluyorlarmış.
Zaman dediğin, bir kısa soluk. Değerini kestirebilene aşk olsun. Çok da acelesi var ki, göz açıp kapatıncaya kadar geçiyor. Orası burası, ötesi berisi derken, öğle vakti gelip çatmış. Şimdi verilen söz tutulacak, kızların babasına öğle yemeği gönderilecek. Kocasının öğle öğünü için katık çıkınını hazır eden kızların anası, büyük kızına;
- Haydi kızım, git! Babana katık çıkını götür, demiş.
Yapılacak işlerin, daha çok yaşça küçükten büyüğe doğru sıralana geldiğini bilen büyük kız, mırın kırın etmiş, burun kıvıracak olmuş.
- Küçüklerim, hele en küçüğümüz ne güne duruyor? Katık çıkını verelim eline, küçük kardeşim de yolunca gidip götürsün, iletsin babama, demiş.
Katık çıkınına son düğümünü de atan kızların anası, söylemiş:
- Hayır, hayır! Babanın sözünden çıkamayız. Sabah evden çıkıp işine giderken, sıkı sıkı tembihledi. Siz sofrayı bensiz kurar, içine zırnık[2] haram lokma katmadığım katıklarınızı da bensiz bölüşebilirsiniz. Sıralı kızlarımız büyüdü, masrafımız arttı. Daha çok kazanmak için, bugün öğün vakti yemeğe gelmeyeceğim. Öğle yemeğimi vaktinde büyük kızımla bana gönder dedi.
- Desene çaresi yok! Katık çıkınını babama bugün ben götüreceğim. İyi de, ben onun çalıştığı yeri bilmiyorum ki. Nasıl edecek, ne yapacağım da, babama ulaşacağım?
- A kızım, akıllı kızım. Huyu huyuma çeken, boyu da boyuma yetişen kızım. Senin baban, sana iş buyururken, her bir şeyi de önceden düşünmüş. Yolun üstündeki bakla tanecikleri, babanın çalıştığı yeri bulmanda sana kılavuz olacak.
Anasının kendisine uzattığı katık çıkını alan büyük kız, hemen yola koyulmuş. Evden çıkar çıkmaz ilk örneklerini gördüğü bakla tanecikleri, az gidip uz gittikçe azalmış, daha sonra da hiç görülmez olmuş. Katık çıkını elinde, o köşe senin, bu köşe benim diyerek, oradan öteye dolaşan, fakat aradığına bir türlü ulaşamayan büyük kız, kaderine yanmış, kötü talihine ağlamış.
- Kör şeytanın işi ne ki, bana edeceğini etmekten başka? diye sızlanmış. Başıma örülen çoraptan[3] kurtulmam da güç. Babama ulaşamadan eve dönsem olmaz. Dönsem; annem bana gücenir, kardeşlerim de benimle eğlenir. Hem yüzüme karşı, hem de arkam sıra kim bilir neler söylenir? Güvenip beni yola çıkaran annemin ümidini kırdım, babamın da umudunu söndürdüm. Vah bana, vay bana!
Dövünmek, gönül tesellisi. Kabarıp kararan yüreğin hararetini söndürecek bir damla su değil mi? Büyük kız çaresiz, ümitsiz. Üstelik yorgunluktan da dizbağları çözülmüş, adımlarını zar zor atacak hale gelmiş. Derken var gücüyle akşam da, karanlık kanatlarını bir bir indirmeye başlamış. Bir anda karanlık, sanki ulu dağların ardından söküp çekip gelmiş. Umudunun en son kırıntılarına doğru kulaç atan büyük kız, ötede, yolunun üstünde bir pencereden yansıyan solgun bir ışık görmüş. Kendisiyle hesaplaşmış:
- Işık yanan yere mi gitmeli? Yoksa eve, geriye mi dönmeli?
Bir ses gürleyip yankılanmış:
- Eve dönmek olmaz! Işık yanan yere gitmeli!..
Çaresiz büyük kız da öyle yapmış. Hemen ışık yanan eve gitmiş. Yüreğinde bin bir korku kanatlanmış olsa da, heyecandan titreye titreye kapı tokmağını çevirmiş. Çağrı mağrı beklemeden içeriye girmiş. Eve girince bakmış ki, döşemeleri yoksul evde sakallı bir adam, bir alaca dana, bir tekir kedi, bir de kurt bozması bir köpek varmış. Sığınacak bir yuva, tutunacak bir dal aramaktan öte, başka derdi olmayan büyük kız, teklifsiz sormuş:
- Akşam alacası birden bire rengini değiştirdi. Ortalığı zifiri karanlık bastırdı. Babama yemek götürmeye çıkmıştım. Bakla taneciklerini göremeyince, yolumu da bulamadım. Çaresizim. Yanınızda beni de konuk eder misiniz?
Uzandığı kanepesinin üstünde doğrulan sakallı adam, hayvanlarına danışmış:
- Siz ne dersiniz? Bu zavallı kızı konuk edelim mi?
Alaca dana, tekir kedi, kurt bozması köpek dile gelip söylemiş:
- Guğ[4]! Guğ!
Sakallı adam, heyecanla bekleyen büyük kıza dönmüş:
- Dostlarım da seni sevdiler. Bu gece burada bizimle kalabilirsin, demiş.
Büyük kız, sağa sola bakınmış. Besbelli ki, elindeki katık çıkınını bırakacak bir yer aramış. Durumu sezen sakallı adam, yan taraftaki gül ağacından yapılma kapalı kapıyı göstermiş.
- Kapıyı aç, içeri gir! Katık çıkınını oraya bırak. Yolun toz toprağına da boyanmışsındır. Bakraçtaki suyla da elini, yüzünü yıka, kendini topla. Vakit de hayli ilerledi. Karnın da açtır?
- Evet, karnım zil çalıyor.
Alaca dana, tekir kedi, kurt bozması köpek de dile gelip, ses vermişler:
- Bizimde! Bizimde!
- Dostlarımı da duydun ya, kızım? Haydi bize yemek yap da, karnımızı doyuralım.
Büyük kız, girdiği odada bulduğu yiyecek maddeleriyle, anasından da görgülü[5] olduğu için, çarçabuk hafif yemekler yapmış. Katık çıkınındakileri de onlara eklemiş, nefis bir sofra hazırlamış. Yaygıyı, kasnağı, ağır bakır siniyi almış, getirip sakallı adamın önüne koymuş. İkisi birlikte sofra başına geçip, bir güzelce karınlarını doyurmuşlar. Ancak büyük kız, ne hikmetse akıl edip de, sakallı adamın dostlarına, birer lokmacık da olsa yiyecek vermemiş.
Alaca dana, tekir kedi, kurt bozması köpek; kendilerinin unutulmasına öfkelenmişler. Hep bir ağızdan seslenmişler:
- Belli etsek kıza yazık, etmesek bize.
Sakallı adam, kaşlarını çatmış. Sormuş.
- Kime, neden yazık?
- Belli etsek kıza yazık, etmesek bize.
- Anladık; belli etseniz kıza, etmeseniz size yazık.
- Guğ! Guğ!
- Haydi anlatın: Neden, ne oldu ki?
- Sofra kuruldu, kaldırıldı. Bizim payımız unutuldu. Açız!
- Ya öyle mi?
- Guğ! Guğ!
- Öyleyse ne yapalım? Söyleyin şimdi.
- Konuk kız bu akşam, gece odasında, karanlık yatakta yatmalı. Kusurunu anlarsa iyi, anlamazsa; "Alınyazım bu!" desin katlansın, arayanı olmazsa yıllarca o odada oyalansın.
Sakallı adam öyle yapmış, büyük kızı gece odasına kapatmış, altına karanlık yatağı sermiş.
- Bizim kusurumuz yok, alınyazın bu! Konuğumuzsun...
Uykunun ağır süvarileri büyük kızın gözlerinde halkalanmış, gözkapaklarını kapatmış. Yorgunluktan mı, üzüntüden mi neden bilemem; büyük kız gece odasında, karanlık yatakta uyuyakalmış. Uykusunda belli belirsiz sayıklamış:
- Alınyazım bu!
Başa gelen çekilir, alınyazısı silinmez.
Turuncu güneş, son ışıklarını söndürmeye hazırlanırken, adam eve gelmiş, karısına söylenmiş:
- Çıkın gelmedi bugün. Ne oldu?
- Ah bilsem beyim, vah bilsem beyim! Büyük kız gitti gelmedi. Bir işaret de vermedi. Nerdedir, ne haldedir? Bilsem söylerim... İz görsem, izlerim.
- Ya emmi[6]'sinde, ya dayısında, ya da ninelerinden birindedir. Sendeki merak bende de var. Fakat arada bir onlarda kaldıklarını biliyorum. Bugün de öyle olmuştur. Verilen görevi yerine getiremeyince, o kurtuluş kapılarından birine sığınmıştır.
- Ah keşke, keşke! Ana yüreği taşıyorum, dayanamıyorum. Bıraksan, doya doya ağlamak istiyorum.
- Ağlamak faydasız! Nerede olabileceğini dedim ya sana. Boşuna üzülmeyesin. Zamanın boyu bir karış. Çabuk geçer. Yarın ortanca kızımızla gönder çıkınımı. O, bu işin üstesinden gelir. Öteki de nerdeyse, ordan döner.
- Ah keşke, keşke!
Karı koca, ikisi birlikte, kararlaştırdıkları gibi yapmışlar. Adam besmele çekip, gün ağarır ağarmaz hemen yola çıkmış. Çalıştığı yere doğru giderken de, beşer onar metre arayla yanına aldığı bakla tanelerini, yolunun üstündeki bazı noktalara birer ikişer bırakmış.
Kader, insanın aynası. Bu ayna, gülen gözleri de gösteriyor, ağlayanları da...
Tanyerinde kızıllık arttıkça, gökyüzündeki tek tük yıldızlar da sönmüş. Güneş yükselmiş, ortalık aydınlanmış. Kızıl güneş buğday çalığına dönmüş, git gide karşı dağları da aydınlatmış. Sabahın ilk sularında dumana kesmiş olan gökyüzü, en aydınlık noktalarından o yüce dağların bütün doruklarını, keskin çizgilerle kucaklamış. Işık ışık yanan daireler, bazı noktalarda iyice alçalıyor, yolu yalar gibi uçuyor, ulaşabildikleri bakla tanelerini tek tek topluyor, kanada kalkmış kuşlara şimdi de ortak oluyormuş.
Tam bu sırada üç kız kardeşin anası, ortanca kızına son uyarılarını yapıyor, diyeceklerini birer birer sıralıyormuş:
- A kızım, akıllı kızım. Huyu huyuma çeken, boyu da boyuma yetişen kızım. Senin baban, sana iş buyururken, her bir şeyi de önceden düşünmüş. Yolun üstündeki bakla tanecikleri, babanın çalıştığı yeri bulmanda sana kılavuz olacak.
Anasının kendisine uzattığı katık çıkını alan ortanca kız, hemen yola koyulmuş. Evden çıkar çıkmaz ilk örneklerini gördüğü bakla tanecikleri, az gidip uz gittikçe azalmış, daha sonra da hiç görülmez olmuş. Katık çıkını elinde, o köşe senin, bu köşe benim diyerek, oradan öteye dolaşan, fakat aradığına bir türlü ulaşamayan ortanca kız, kaderine yanmış, kötü talihine ağlamış.
- Vay benim kadersiz başım! Gördün mü neler oldu? Gün bitti, ortalık karardı. Gece, bütün karanlıklarını toplayıp geldi. Ne yol görünüyor, ne iz seçiliyor. Ne yaparım bilmem ki?
Sağ bakmış, sola bakmış. Tutunacak bir dal aramış. Ne seslenen var, ne yol gösteren. Tek başına yalnızlık meydanında kalakalmış. Nerdeyse vakti gelince tutulmayan inciler, gözyaşına dönüp birer birer dökülecekler. Kendini tutamamış, ağlamış. Karanlık olanca gücüyle her şeyi yutmuş... Gökte ay nerde, yıldız ne gezer? Karanlık, karanlık...
Umut, ışık... Ortanca kızın yolunun sonunda da belli belirsiz yanmış.
Ortanca kız, beklememiş. Tutunabileceği bu son çareyi yakalamak istemiş. Hemen ışık yanan eve gitmiş. Yüreğinde bin bir korku kanatlanmış olsa da, heyecandan titreye titreye kapı tokmağını çevirmiş. Çağrı mağrı beklemeden içeriye girmiş. Eve girince bakmış ki, döşemeleri yoksul evde sakallı bir adam, bir alaca dana, bir tekir kedi, bir de kurt bozması bir köpek varmış. Sığınacak bir yuva, tutunacak bir dal aramaktan öte, başka derdi olmayan ortanca kız, teklifsiz sormuş:
- Akşam alacası birden bire rengini değiştirdi. Ortalığı zifiri karanlık bastırdı. Babama yemek götürmeye çıkmıştım. Bakla taneciklerini göremeyince, yolumu da bulamadım. Ablamın beceremediğini, ben de başaramadım. Çaresizim. Yanınızda beni de konuk eder misiniz?
Uzandığı kanepesinin üstünde doğrulan sakallı adam, hayvanlarına danışmış:
- Siz ne dersiniz? Bu zavallı kızı da konuk edelim mi?
Alaca dana, tekir kedi, kurt bozması köpek dile gelip söylemiş:
- Guğ! Guğ!
Sakallı adam, heyecanla bekleyen ortanca kıza dönmüş:
- Dostlarım da seni sevdiler. Bu gece burada bizimle kalabilirsin, demiş.
Ortanca kızın yüreği serinlemiş... Kafasındaki korkunun askerleri çekip gitmiş. Yüreği ısınmış. "Yaşlı adam fena birine benzemiyor, hayvanları da öyle.!" diye düşünmüş. Yiyecek bir topan[7] ekmeğinin kesilmediğine şükretmiş.
Sakallı adam, onun aklından geçenleri okumuş gibi, söylemiş:
- Yol yorgunusun. Üstelik yabancı bir evdesin. Şaşkınsın... Sağdaki odayı görüyor musun? Oraya git, kapısını aç. Çıkınını oraya bırak. Bakraçtaki su ile elini yüzünü yıka. Açılırsın...
Alaca dana, tekir kedi, kurt bozması köpek dile gelip söylemiş:
- Guğ! Guğ!
Ortanca kız, denilene sımsıkı sarılmış. Gösterilen odaya doğru yürümüş.
- Ben acıktım! Ya siz? diye sormuş.
Alaca dana, tekir kedi, kurt bozması köpek dile gelip söylemiş:
- Guğ! Guğ!
Sakallı adam da doğrulamış:
- Ben de acıktım, bunlar da öyle.
Ortanca kız getirdiklerini, kilerde bulduklarını bir araya toplamış. Belki sıkıntılarını unutmak, yürek yangınlarını söndürmek, belki de içinden öyle geldiği için olmalı, anasından gördüklerini düşüne düşüne, teker teker uygulamış, nefis mi nefis bir sofra hazırlamış. O sofrada kuş sütü dahil, her şey varmış.
Gönlünde "Beğenecekler mi?" endişesiyle tamam ettiği sofrayı getirmiş, sakallı adamın önüne koymuş. İkisi birlikte sofraya kurulup, Allah ne verdiyse, bir güzelce karınlarını doyurmuşlar.
Ancak ortanca kız da, ne hikmetse akıl etmemiş, sakallı adamın dostlarına zırnık[8] kadar da olsa yiyecek vermemiş. Yaygıyı, kasnağı, ağır gümüş siniyi almış, kilere götürmüş.
Dönüşünde, elindeki gümüş kamıştan bardak bardak doldurduğu suyun ilkini sakallı adama, daha sonra da ötekileri sakallı adamın dostlarına sunmuş.
"İki yudum su, bir lokma ekmek" derler. Yanlış mı, ne?
Alaca dana, tekir kedi, kurt bozması köpek, kendilerine sofrada yer açılmayışına öfkelenmişler, ancak bardak dolusu su verilmesini unutmamışlar. Hepsinin suratı, kömür karası. Aydınlık, sadece gözleri.
Sakallı adam, kaşlarını çatmış sormuş:
- Yine ne oldu da, suratlarınızı kömür karasıyla boyamışsınız?
- Bu defa da unutulduk, sofraya çağrılmadık. Açız! Açız!
- Ya öyle mi?
- Guğ! Guğ!
- Öyleyse söyleyin şimdi. Ne yapalım?
- Konuk kız bu akşam, yarı gece-yarı gündüz odasında, alaca karanlıkta yatsın. Kusurunu anlarsa iyi, anlamazsa; "Alın yazım bu!" deyip katlansın, yıllarca o odada oyalansın.
Sakallı adam öyle yapmış, ortanca kızı, yarı gece-yarı gündüz odasına kapatmış, altına alaca karanlık yatak sermiş.
- Bizim kusurumuz yok, alın yazın bu! Konuğumuzsun...
Uykunun ağır süvarileri ortanca kızın gözlerinde halkalanmış, gözkapaklarını kapatmış. Yorgunluktan mı, üzüntüden mi neden bilemem; ortanca kız da gece odasında, karanlık yatakta uyuyakalmış. Uykusunda belli belirsiz sayıklamış:
- Alınyazım bu!
Kaderi yazan, öyle yazmış. Yazılanı yaşamak da ortanca kıza kalmış.
Anası, babası, ablasıyla küçük kız kardeşi mi? Onlar da bu kaderin ortağı olup çıkmışlar. Başa geleni birlikte yaşamışlar.
Baba, karanlık basar basmaz evine dönmüş. Kızlarının anasına söylenmiş yine.
- Bugün de çıkın gelmedi? Büyük kız beceremedi derken, ortancası da başaramadı. Dert etme sakın. O da ya emmisinde, ya dayısında, ya da ninelerinden birindedir. Umudum, gözbebeğim küçük kızımızda. Bak göreceksin, o, çıkını doğru zamanda ve saatte bana getirecektir.
- Bilmem ki beyim... Bu işte bir gariplik var ama ben çözemedim. Büyük gitti gelmedi. Ortancası da öyle, dönmedi. Korkuyorum, üç kızımdan küçüklerinin kaderi de aynı olursa? Ne yapar, ne ederim ben o zaman?
- Küçük kızın aklı büyük... Göreceksin, o başaracak.
- Keşke, keşke!..
Sabah alacasıyla birlikte, analarına bin bir uyarıda bulunan kızların babası, yola çıkmış. Çıkmış ya, üç kızlarının en küçüğü için dua etmeyi de unutmamış.
Dağların ardındaki güneş, yükseldikçe karanlıkları kovalamış. Pırıl pırıl, apaydınlık bir gün başlamış. Dal uçlarında rüzgâr olsa da, son iki güne benzemeyen bir gün başlamış.
Güneş yükselmiş, ortalık aydınlanmış. Kızıl güneş buğday çalığına dönmüş, git gide karşı dağları da aydınlatmış. Sabahın ilk sularında az da olsa parlak rengine kara düşmüş gökyüzü, en aydınlık noktalarından o yüce dağların bütün doruklarını, kucaklamış, aydınlatmış. Işık ışık yanan daireler, bazı noktalarda yine iyice alçalmış, yolu yalar gibi uçmuş, fakat bu defa ulaşabildikleri bakla tanelerine dokunmamış, kanada kalkmış kuşları da ürkütmüşler, hiçbir baklaya kondurmamışlar.
Tam bu sırada üç kız kardeşin anası, en küçük kızına son uyarılarını yapıyor, diyeceklerini birer birer sıralıyormuş:
- A kızım, akıllı kızım. Huyu huyuma çeken, boyu da boyuma yetişen kızım. Senin baban, sana iş buyururken, her bir şeyi de önceden düşünmüş. Yolun üstündeki bakla tanecikleri, babanın çalıştığı yeri bulmanda sana kılavuz olacak. Yolunca git, sağa sola sapayım deme sakın. Olur mu?
Anasının kendisine uzattığı katık çıkını alan üç kızların en küçüğü, hemen yola koyulmuş. Evden çıkar çıkmaz ilk örneklerini gördüğü bakla taneciklerini izleye izleye, yolunca gitmiş. Katık çıkını elinde, o köşe senin, bu köşe benim diyerek, yürümüş...
Yürümüş ya, bir yerde o da zorlanmış. Üç yol ağzında bocalamış. Bakla taneleri, bu üç yoldan her birinde de dizi dizi duruyormuş.
Tam bu sırada, anacığının sesini duyar gibi olmuş.
- Yolunca git, sağa sola sapayım deme sakın. Olur mu?
Üç kızların en küçüğüne, şimdiye kadar hiç görmediği üç kuş da kılavuz olmuş. Üç kuş, ortadaki yolun üstünde uçtukça uçmuşlar, arada geri dönüşlerle, küçük kıza yol göstermişler.
Üç kızların en küçüğü, sağa sola sapmamış, dosdoğru orta yolu tutmuş. Elinde çıkını, gökyüzünde üç kuşla birlikte yürümüş, yürümüş.
O da ne? Birdenbire yol bitmiş, üç kuş da kaybolmuş. Güneş battı batacak...
- Aklımın almadığı bir şey var ama ne? Erkenden akşam oldu. Ya da ben mi iyi göremiyorum?
Üç kızların en küçüğü, sağa sola sapmadan; orta yolu seçmesine üzülür gibi olmuştu. Tam bu sırada yol bitmiş, önüne dikilen büyük ahşap kapının iki kanadı gacır gucur ötmüştü.
Üç kızların en küçüğü korksa da, bu durumunu kimselere göstermemek için, var gücüyle seslenmiş, sormuş:
- Kim var orada?
Kendi sesi, Kafdağı'nın ardından yankılanmış, çığlık çığlık duyulmuş:
- "Kim var orada?"
- "Kim var orada?"
Sonra yankılar dinmiş... Üç kızların en küçüğü de, sessizlik kuyularının en dibine düşmüş sanki. Karanlık perde perde inerken, üst kattaki pencerelerden birinde cılız bir ışık yanmış.
Işık, umut... Işık, hayat demek.
Üç kızların en küçüğü durmamış, gacır gucur öten kapı kanatlarından açılacak gibi olanını itmiş, aralıktan içeri girmiş. Rahatlamış... Kendisini kuşatan korkutucu varlıkların kapladığı alanın küçüldüğünü görmüş. Karanlık perileri nerden gelirse gelsin, birçoğuna güç yetiştirebileceğine inanmış. "İnsan ortada. Hayat devam ediyor!" diye düşünmüş. Korkuları dağılmış, bu yüzden rahatlamış.
Ses, canlılık... Canlılık, hayat demek!
Umut yelkenlerini yeniden ayaklandırıp, kanatlandıracak olan bir çağrıya kulak kabartmış.
- Yukarı gel! Haydi, yukarı gel!
- Guğ! Guğ!
Durmamış, sesin geldiği yönü kestirmiş, evin üst katına çıkmış. İlkin kör kör yansa da, odayı dolduran ışıktan gözleri kamaşmış. Sonra hayâl damlacıklarına dönmüş karaltılar biçimlenmiş, görünmüş. Pencere kenarında uzandığı kanepesinin üstünde doğrulan sakallı adamı, alaca dana, tekir kedi ve kurt bozması köpeği görmüş. İçinden bir "Oh!"çekmiş, pencere kenarında uzandığı kanepesinin üstünde doğrulan sakallı adama, alaca dana, tekir kedi ve kurt bozması köpeğe selam vermiş, onlardan da almış.
Orada gördükleri, yüreğini ısıtmış. Fil gibi acıktığını anlamış. Anasından gördüklerini sırasıyla uygulamak için sağ sola bakınmış, mutfağı aramış.
Pencere kenarında uzandığı kanepesinin üstünde doğrulan sakallı adam, söylenmiş.
- Mutfak orda, bak!
Alaca dana, tekir kedi ve kurt bozması köpek de evetlemişler.
- Guğ! Guğ!
Üç kızların en küçüğü, görüldüğünden zengin olan mutfakta, sofra donatacak her bir şeyi kolayca bulmuş. Üstesine üstlük "Bu, tuzluktur!" diye elini uzattığı yerden tuzluk yürümüş, "Şekerdir!"dediği yerden de sanki şekerlik kanatlanıp sofraya konmuş... Say ki bolluk yağmurları yağmaya başlamış.
Dışarıdakilere seslenmiş, sormuş:
- Açsınız değil mi?
Pencere kenarında uzandığı kanepesinin üstünde doğrulan sakallı adam, karşılamış soruyu:
- Açız!
Alaca dana, tekir kedi ve kurt bozması köpek de evetlemişler.
- Guğ! Guğ!
- Azıcık izin istiyorum sizden. İlk soframı kurmanın heyecanını yaşıyorum şimdi. Elim ayağıma dolaşır, şaşırabilirim. Kusurlarımı görmezsiniz değil mi?
Pencere kenarında uzandığı kanepesinin üstünde doğrulan sakallı adam, ses kesilmiş, karşılamış.
- Görülmemesi gerekeni, görmeyiz.
Alaca dana, tekir kedi ve kurt bozması köpek de evetlemişler.
- Guğ! Guğ! Biz de görülmemesi gerekeni, asla görmeyiz!
Üç kızların en küçüğü, iki eliyle sımsıkı yapıştığı altın siniyle dönüp gelmiş. Daha önceden serdiği altın yaygının üstündeki altın kasnağın yanında durmuş. Siniyi bir güzelce altın kasnağın üzerine bırakmış. Pencere kenarında uzandığı kanepesinin üstünde doğrulan sakallı adamı, sofraya buyur etmiş. Dilerse, alaca dana, tekir kedi ve kurt bozması köpeği de çağırabileceğini söylemiş.
Pencere kenarında uzandığı kanepesinin üstünde doğrulan sakallı adam sevinmiş, alaca dana, tekir kedi ve kurt bozması köpeğin yüreğinde bayram türküleri söylenmeye başlamış. Üç kızların en küçüğü, çabucak mutfağa geçmiş. Sakallı adam ve dostları için hazırladıklarıyla dönmüş.
Neşe içinde yiyip içmişler, karınlarını doyurmuşlar. Bu sırada odayı dolduran ışık, ferini arttırmış. Pencereleri sımsıkı örten perdelerin rengi parlamış... İçinde bulundukları yoksul oda, gide gide büyüleyici bir saraya dönmüş.
Pencere kenarında uzandığı kanepesinin üstünde doğrulan sakallı adam, kırk yıldır yüreğini kemiren merakını yenmek için, içinden de öyle geldiğinden, sırasıdır deyip sormuş:
- Sende bir sır var. Sende bir sır var. Gelişinle her şey değişmeye başladı. Hüzünlü gözlerimde güller açtı. Görüyor musun?
- Evet!
- Dostlarımla birlikte kırk yıldır aynı sofraya oturmadım. Üstelik ara sıra soframızı kuranımız olsa da, dostlarım benimle birlikte aynı sofraya çağrılmadı.
- Buna üzüldüm. Ne acılara dayanmışsınız.
- Sırrını söyle bana. Buraya niçin geldin?
- Sırrım mırrım yok benim. Diğer kardeşlerim gibi babama katık çıkınını götürmek için yola çıktım. Başaramadım, burdayım?
- Kardeşlerin de mi var, senin?
- Vardı...
- Peki, vardı demekle şimdi yoklar mı diyorsun?
- Evet, şimdi yoklar.
- Ne zamandan beri?
- Birkaç gündür?
Sihirli bir el, ansızın sarayın bütün ışıklarını söndürmüş. Herkesin gözlerinde geçmiş zaman resimlerinin geçit töreni başlamış. Unutulanlar hatırlanmış. Kaf dağları kuşatılmış, okyanuslar kurutulmuş. Bütün mevsimler ilkbahar olmuş ve hep öyle kalmış.
Sarayın ışıkları yeniden yanmış. Sakallı adam, üç kızların en küçüğü, alaca dana, tekir kedi ve kurt bozması köpek, kırk yıldır süren rüyâlarından uyanmışlar.
Sakallı adam, ilk gençlik yıllarını yeniden yakalamış, yakışıklı mı yakışıklı bir şehzadeye dönmüştü. Üç kızların en küçüğü dünyalar güzeli, güzel mi güzel bir melek olup çıkmıştı. Sakallı adamın dostları da üç yaman prens olmuştu. Büyük kızla, ortanca kız da uyanır uyanmaz, evlerine dönmüşlerdi. Göz pınarları kurumaya başlayan anacıklarını, dönecekleri umudunu yitirmeyen babalarını az da olsa sevindirmişlerdi.
Gündüzü güneş, geceyi dolunay aydınlatmış.
Zaman, bin kanatlı kuş. Yel gibi uçup gitmiş.
Şehzade sabırsız:
- "Meleğim!" demiş, "Benimle evlenir misin?"
Üç kızların en küçüğünün gözbebeklerinde inci taneleri.
- Evet demez de, ne der?
Üç prens, arda kalır mı? Onlar da evetlemişler.
- Guğ! Guğ!
Sonrası?.. Kırk gün, kırk gece süren dillere destan bir düğün.
Ama ne düğün. Görene, parmaklarını ısırtmış.
Yalanım yok, o düğünü ben de gördüm. Ama anlatamam.
Derken gökten üç elma düşmüş. Biri meleğe, biri şehzadeye, biri de görüp duyduklarını anlatana.
Onlar ermiş muradına, bize susmak düşer.
Oyhan Hasan BILDIRKİ
[1] Bitirmek.
[2] Hiç, en az da olsa.
[3] Tuzak, zorluk.
[4] Evet.
[5] Öğrenmiş.
[6] Amca.!
[7] Parça, tıkım...
[8] Azıcık, bir parçacık.
|
|
|
|