oyhanhasan.sitemynet.com
Edebiyat Penceresi Oyhan Hasan Bıldırki Öteki Türk Ülkeleri Edebiyatı Denemeler Masallarım Öykülerim Şiirlerim Mensur Şiirlerim Türk Destanları Kitaplarım Hakkımda Yazılanlar Foto Albüm Öteki Sitelerim

Öykülerim

Kendine Mektup Yazan Adam * Oyhan Hasan BILDIRKİ *

TURA EDEBİYAT

Deniz kuduracak. Şimdi sessiz, sakin. Hiçbir noktasında da, bir zerrecik bile olsa, dalgadan eser yok. Limanda iki büyük gemi. Kıyıda kayıklar, takalar bağlı. Martılar susmuş, güvercinler tünekte. Hava durgun, kapalı. Ufukta, çok ötelerde, denizin çizgileşip bittiği yerde, kımıldayan bir karaltı. Yaklaştıkça, biçimden biçime geçecek, yön değiştirecek, büyüyecek bir gemi. Sahildeki kafeteryalar boş. Birkaç masada üç beş kişi, denize dalmışlar. Besbelli ki, deniz kuduracak.
Genç postacı dalgın, isteksiz adımlarla yürüyor. Birden, sanki bir şey hatırlamış gibi durdu. Sağına soluna bakındı. Tezgâhta dizili, cümle dillerden gazetelere takıldı. Cebini karıştırdı. Açık kapıdan içeri girdi, elinde gazeteyle çıktı. Adımlarını sıklaştırdı, işyerine gitti.
Sahilde, ağlarla uğraşan, elden geçiren, kurşununu, mantarını, ipini, ipliğini didikleyen balıkçılardan bazıları da, duman duman tütüyor. "Derya Gülü"nde demlenen iki kaptan, kim bilir hangi umudun şerefine, kadeh kaldırıyor. "Gülcemal"in miçosu, güverteyi baştan uca geçtiği süpürgesine, elindeki hortumla su tutuyor. Arada bir de, şarkı mıdır, türkü müdür, nedir anlaşılmayan seslere soluyor.
Hava durgun, kapalı. Ötede, ufuk çizgisinde, denizin bittiği yerde, bir tutam güneş, ışığa yüklenmek ister gibi beklemektedir. Anlaşılan, hava açılacak, durgunluğunu sırtından çıkarıp atacak. Martılar hâlâ suskun. İçlerinden bir teki bile, kıyıya paralel, denize pike yapmıyor. Güvercinler guruldamada.
Genç postacı, okuduğu gazetesindeki düşüncelerden, kabaran, sele dönen düşüncelerden sıyrılamadı.
- "Hava raporu gibi!" diye gürledi. "Şehit edilen öğretmenleri, her gün bir başkaları izliyor."
Önündeki zarflara uzandı. Onları, parmaklarının şefkatli sıcaklığına bıraktı. İçlerinden birinin üzerindeki pulu, tabiî bir hareketle, bakmadan mühürledi.
- "İmkânların el verdiği ölçüde, yüzde kırklık bir zam yapılacakmış maaşlara bu sene. Yüzde kırk! Gel de baş göz ol, yuva kur, bakalım! Zaten aldığımız ne ki? Ya verdikleri? Çok tuhaflar da. Ne umduruyor, ne bulduruyorlar! Beride, bir bildikleri var sanki: Kanları yerde kalmayacak!.."
Nedense, umursamadan mühürlediği bu zarfı, diğerleri gibi kaldırıp atamadı da gönderi sepetine. Yükselen düşüncelerinden korkmuş olmalı, dudaklarını sıkıca birbirine değdirdi, kilitledi. Dışarıda gürültü artıyor. Demek, şehir uyanıyor. Motor sesleri, çığlık çığlığa kornalar arasında, "güzelim merhabalar", "canım günaydınlar" çok ucuza gidiyor. Gemilerden biri, ağır ağır halatlarını toplarken, kampanasına bastı. Ufuktaki, çok ötelerdeki karaltı, seçilmeye başladı. Güvercinler kanada kalktı. Gökyüzünün en ucuna, sonsuz mavilikleri özlemişçesine, yükseldikçe yükseldiler. Karaltının yanı başında, onun izinden süzülüp gelen, bir u-muttan öbürüne pike yapan martılar.
Martılar, daha çok martılar!
Genç postacının kilitlenen dudak uçlarında; "hım!", "hım!"lar çiçek açtı. Başparmağının diğer parmaklarına yardım için yaptığı baskıyla, sıkıca kavradığı zarfa dikkat kesildi. Puldaki fötr şapkalı, boynu atkılı, sırtında koyu siyah ceketi olan adamı, bir yerlerden tanıyordu ama çıkaramadı. Bu konuda zihnini fazlaca zorlamadı. Belli bir zamana kadar gidip geldiği okulda, ne öğrenmişti sanki, bina okumaktan başka? Bıraktılar, gidip gelme zorluğunu da, daha yaşamadı.
Üzülmedi mi? Sonradan, üzüldüğü günler çok oldu. Şimdi, bu sonucun ezikliğini yaşıyor, kendisiyle aynı yaşta, fakat diploması büyük olanlardan daha az maaş alıyordu.
Kendisine kızmasının, öfkelenmesinin sebebini güzelleştirdi:
- Şimdiki kafam olsa, öğretmen olurdum! dedi. Kaderse, varsın şehit olayım! Kanımı yerde bırakmayacaklar ya!
Gözlerini, iri iri açtı. Şaşırdı.
- Bu mektubun hem göndereni, hem alacak olanı, aynı adam be! Bu, ne biçim iştir? Biz, nasıl dalgaya düştük? Getirenin kim olduğunu da, bilmiyorum. Dur, bakayım! Bir çocuk muydu, ne? Varıp peşine düşeyim. Yanlışlığı, daha suyun başında düzeltirsek, mektup, sahibine tez ulaşır. Davran, aslanım! dedi.
Dışarıda gürültüler, sayısız kornalar. Hareketli kaldırımlar.
Kordonda denize bakan onca insan. Limana yanaşan yeni gemi. Yanıp sönen güneş ışıkları. Açılmaya yüz tutan hava. Fakat, aralarında mektubu getiren, postacıya bırakan yok. Varsa bile, tanımak ne mümkün!
Sonsuz maviliklere doğru kanat çırpan güvercinlerden biri, takla ata ata, çarşı meydanının tam ortasında, kanada kalkan hemcinslerine katılmak amacıyla olmalı, pike dalışa geçti. Martılar, martıları hızla kovaladı. Umutlar tükendi. Umutlar yenilendi. O taklacı güvercin, aldanışının hıncını yaşadı. Kanada kalktı, tekrar havalandı. Donuk, bakır hemcinslerini geride bıraktı.
Genç postacı çaresiz! Mektup, diğerleriyle bağlandı, torbalandı, yola çıktı.
Mektup, yola çıktı.
"Deniz kuduracak!" derken, patladı. Gri, ağır bulutlar, leke leke güneş ışıklarını gölgeledi. Gökyüzünde güvercin, kıyıda da martılar kalmadı.
İnce yapılı, uzun boylu, ak saçlı posta dağıtıcısı, omzunda oldukça ağır çantası, yola çıktı. Her gün, belli saatlerde aynı yerleri arşınlamanın verdiği bilgiçlikle, döndüğü köşeleri, adımladığı çukurları, bastığı taşları, bütün incelikleriyle de tanıyordu. Kâh onlara kızar, kâh onları severdi. Tek düze yürür, bazı kapılarda zile basar, bazı kapılarda da olanca gücüyle bağırırdı:
- Posta!
Bu sese, bazen kapılar açılır, bazen de pencerelerden başlar uzanır. Bu durum, dağıtıcının hoşuna giderdi. Bu yolda, yıllarını vermiş, üzmüş, sevindirmiş, müjdelemişti. Saçlarını, değirmende değil, bu uğurda ağartmıştı.
Ağarmıştı, ya? Kendisi bir türlü, gönlünce yaşayamamıştı. Şükretmesini biliyordu ama, bazı bazı, yalnız şükür yetmiyordu. Evdeki eşi, gelinlik çağdaki kızı, dur durak bilmiyor, çeyizdir çimendir derken, eldeki avuçtakini de kum gibi savuruyorlardı... Maaş az, geçinmek zor.
- Selçuk Bey demişti, dedi ihtiyar dağıtıcı. Bunlar artırmazlar, artıramazlar! Millet, fedakârlık istiyor. Onu da, bizim omzumuza bindiriyorlar. Kızın düğününü ertele!
İhtiyar dağıtıcının öyle yapmaktan başka çaresi yoktu. Ne yapıp edecek, köroğlu ile ayvazının ümitlenmelerini yavaşlatacaktı. Başka çaresi yok, bu işin! İhtiyar dağıtıcı, sayısız açmazların tam ortasına düşmüş olmanın sancısını yaşıyor. Boşa koyuyor, dolmuyor. Doludan alıyor, boşalmıyor. Sancılar dorukta, çaresiz uçuşuyor.
Mektup, çantada gidiyor.
Mektup, çantada!
Ortalığa, yağmur sonrasının kokusu sinmiş. Yaprakta, çiçekte yeni, izleri silinmemiş toz toprak kalıntıları. Hava, sıcak. İkindi zamanı serinliğine daha çok var. Zaten ihtiyar dağıtıcı için serinlik, yumak yumak dert demek.
Önündeki çukuru sekmeden aşan ihtiyar dağıtıcı, ağzı açılmış çantasından bir demet mektubu, çekti çıkardı. Hedeflediği bahçe kapısının mandalını kaldırdı, içeri girdi.
Zile bastı.
Bir başka şehirden bu şehre yeni gönderilen Ömer Hepöğretmen, balkonda oturmuş, uzaklara, ufuklara bakıyordu. Görmek istediklerine, sıra sıra, koca kara dağlar engel oluyor. Taraçada güvercinler gurulduyor.
Her şeye rağmen hayat güzel! Fakat, güzeli ele geçirmek, yakalamak mümkün mü?
Ömer Hepöğretmen, kapı ziline uyandı. Balkondan bakmak ile kapıya koşmak arasında bocaladı ilkin. Bütün olumlu olumsuz duygularından silkindi. Hızla çarpan bahçe kapısının sesine, dar merdivenleri tırmanan, yukarıya koşuşa koşuşa çıkan, kalabalık ayak sesleri karıştı.
Zil, bir daha çaldı. Taraçadaki güvercinlerden ikisi, kanada kalktı. Gökyüzündeki tek beyaz buluta doğru uçtu.
Ömer Hepöğretmen, salonu geçti. Kapıya yürüdü, açtı. Komşu çocuklarından irili ufaklı üçünün, ellerinde bir zarfla, kapıda beklediklerini gördü.
- Merhaba çocuklar, dedi. Merhaba!
Çocuklardan en cini, elindeki zarfa tekrar baktı. Pul üzerindeki fötr şapkalı, boynu atkılı, koyu siyah ceketli adamı tanıyamamanın üzüntüsünü yaşarken, dağıtıcı gibi, o da, isimlere daldı. Göndericisi ile alıcısı aynı olan isme, takıldı. Şaşırdı. Zarfı uzattı.
- Amca, dedi. Amca be! Bu mektup sana! Ama, postacı diyor ki, bu adam kendisine mektup yazmış...
Ömer Hepöğretmen, gülümsedi. Kendisine uzatılan zarfı aldı. Çocuklardan her birinin başını okşadı. Kapanan kapıdan salona geçerken, kendi aralarında konuşan çocukların sesini duydu:
- Ömer amca, kendisine mektup yazmış!
- Kendisine mi?
- Kendisine ya! Postacı bile öyle söylüyor.
Merdivenlerde ayak sesleri dindi. Ömer Hepöğretmen, televizyonunun tuşuna dokundu. Birdenbire yükselen sesini de, kıstı. Balkona geçmekle, salonda kalmak düşüncesi arasında bocaladı. Kararını çabuklaştırdı. Açtığı televizyonunun karşısına oturdu. Zarfa baktı, gülümsedi. Pulu gördü, üstündeki fötr şapkalı, boynu atkılı, sırtında koyu siyah ceketli, yanında sazı asılı adamı, Aşık Veysel'i tanıdı. Kulağı televizyonda, kendisine gönderilen mektubun zarfını özenle açtı. Yüreğinde, tarifsiz sıcaklıklar hissetti. Okudu.
Beyaz buluta koşan eş güvercinler döndüler, taraçaya kondular. Bu gelişi, öteki güvercinler guruldayıp, alkışladılar.
Yeniden guruldayıp alkışladılar!
Mektup sahibi, "Sevgili Amcacığım" diye başlıyor, selâmlarını yolluyor, iyi olup olmadığını soruyordu. Hemen annesinin, babasının ve ağabeyi Ahmet'in de selâmlarını ekliyor. Merakından olacak, bir noktada ısrar ediyordu: "Yeni okuluna alıştın mı? Nasıl gidiyor?" soluk soluğa, mektubu kendisinin yazdığını belirtiyor, kardeşiyle birlikte okula gittiklerini, yazılılarının başladığını, öğretmen olan babasının, kendilerini sıkıştırdığını, akşam olunca bütün beşinci sınıfları toplayıp ders çalıştırdığını, sorduğu çarpma problemlerinin cevabını iki dakika içinde vermeleri gerektiğini kendilerinden istediğini, ağabeyi Ahmet'in ders çalışmak istemediğini, bu yüzden babasının ona çok kızdığını sıralıyor. Devamında; "Okula başlayınca çok sevindim. Arkadaşlarıma kavuştum. Ben okulu, okumayı ve arkadaşlarımı çok seviyorum. Yalnız, iki arkadaşım İstanbul'a gitti. Üzülüyorum!" diye, içini döküyor.
Televizyonda, çok zamandan bu yana, artık sıradanlaşmış haberler başladı. Ömer Hepöğretmen, farkında olmaksızın, mektuptan başını kaldırdı. Bütün ekranı kucaklayan dünya haritası üzerindeki "haberler" yazısını, gördü. Kumanda yardımıyla televizyonunun sesini açtı. Sırf alışmış olduğu için, dinler gibi yaptı. Kaldığı yerden, mektubunu okudu. Adaşının bir cümlesi, mıh gibi yüreğine oturdu, çöreklendi: "Sen, sürgünmüşsün! Öyle diyorlar! Yalnız, anlayamadım. Sürülmek ne demek? Sürgün ne, be amca?"
"Sürgün ne, be amca?"
Bu sorunun ağırlığı, karşı dağlarda yankılandı. Güvercin kanatlarında ötelere, daha ötelere, gökle yerin birleşir gibi olduğu ufuk çizgisinin de ötesine, uzayın sonsuz derinliklerine taşındı. Ömer Hepöğretmen'in boğazı düğümlendi, tansiyonu yükseldi, yüreği yerinden oynadı.
"Sürgün ne, be amca?"
"Sürgün ne?"
- Ne olacak, a oğlum? Hiiç!
Bu karşılığa, spikerin sesi karıştı:
- Bugün yine, dört öğretmenimizi şehit verdik! İlgililerden aldığımız bilgilere göre; kanları yerde kalmayacak!
Ömer Hepöğretmen, bu şimşeklerin hangisinden kaçtı, bilinmez. Mektubu, çalışma masasına bıraktı. Televizyonunun sesini kapattı. Balkona çıktı. İki kolunun var gücüyle, korkuluğa dayandı. Ufuklara, özlemlerinin ve dostlarının bulunduğu noktaya baktı.
Beride güvercinler, kanada kalktı. Gökyüzünün sonsuz maviliklerine doğru süzüldü. Martılar, "Gülcemal"den "Derya Gülü"ne, oradan da büyük gemilere doğru, öfkeli bağırışlarla akın akın aktılar.
Güneş ışıkları, ağır, kurşunî bulutlarca kuşatıldı, gölgelendi.
Çarşı meydanındaki heykeli dokuyan, donuk, bakır güvercinler, canlanır gibi oldu.
Deniz, ufuk çizgisinin bu tarafında kudurdu, patladı!
Gürültüler, korna sesleri çıldırdı.
Korkunç bir sağanaktır, başladı.
Korkunç bir sağanak!
Kuşadası, 15 Ekim 1994

Oyhan Hasan BILDIRKİ


Çekirgeler * Oyhan Hasan BILDIRKİ *

SARIZEYBEK

I.
Atmışlı yıllardan sonra, tek tük de olsa, sokaklarımızda veya caddelerimizde onlara rastlamaya başladık. Heybetli görünmelerine rağmen, hem utangaç, hem sıkılgandılar. Bu yüzden olmalı, sanki ışıktan, ulu orta meydanlardan kaçar gibiydiler. Yeni elbiselerinin üzerinde, iğreti duran şapkaları, boyunlarında da, bıraksan kaçıverecek gibi olan kravatları, papyonları vardı. Tıraş olmayı sevdiklerinden midir nedir, yüzleri ayna gibi parlıyordu. Yalnız bu aynada palabıyıklar, birer leke gibi duruyordu.
Doğudan gelen trenlerden birer birer indiler. Çok geçmedi, her yanı, bütün sokakları, güzelim caddeleri, ulu orta meydanları doldurdular. Fakat onca çokluklarına karşılık, yine ürkektiler, çekingendiler. Kızlarımızın davetlerini, geri çeviriyorlar, erkeklerimizle bile arkadaşlık kuramıyorlardı.
Son yıllara kadar, yalanım yok, güldüklerini, neşeli olduklarını görmedim. Üstelik fazla konuşkan da değiller. Tezgâh başında olsun, cadde kenarında olsun, daima suratlarını asarlar, arada bir; "Oh! Of!" diyerek, bağırlarını döverler.
Ben, Albert Klaus... Nedense bu adamları sevemedim. Komşularımız da öyle. Onlar gelmeden önce her şeyimiz apaçıktı. Gizlimiz kapaklımız yoktu. Ama onlar gelince, işler karıştı. Hep birlikte gizlenme, saklanma, huylarımızı değiştirme ihtiyacını duyar olduk. Onlarla bizim aramızda saydam, ses geçirmez, sevgiye fırsat vermez, soğuk, sağır bir duvar uzadıkça, uzadı.
Ben, Albert Klaus... bu adamları, dedemden çok dinlemiştim. Dedem, Çanakkale'de, Yemen'de, Gazze'de bulunmuş. O anlatır, ben devler, perilerle dolu bir dünyanın hayâl mi, gerçek mi olduğunu bir türlü kavrayamadığım sihirli ufuklarında, korkuyla dolaşırdım. Dedem, onları yakından tanımış, evlerinde görmüştü. Onların dostluklarına, cesaretlerine, her insana aynı gözle bakmalarına, sofralarındakini başkalarıyla paylaşmalarına, fedakârlıklarına tutkundu. Savaştan nefret etmesine rağmen, bu iyi savaşçıları çok severdi. "Onlarla" derdi, "Biz, bugün ayaktayız! Çünkü, yüzyıllar önce burnumuzun dibine geldiler, bizi kamçıladılar. Kamçıyı sırtımızda hissettikçe uyandık, güçlendik. Sonra aynı cephede silah arkadaşlığı yaptık. Onlar bize de, bir avuç cesaretle, ordular bozmayı, sarmayı, yarmayı öğrettiler. Ama, ah şu siyaset?.."
Dedem sustu! Rehberimiz kargalar oldu.

A
Ben, Aydınlı Poyraz'ım... Doğduğum, şirin, küçük, bereketli topraklara sahip kasabamda, nedense "Foyraz" derler bana. "Ülen, bu adı nerden buldun?" diye takılırlar. Neşeliysem, güler geçerim. Azıcık sıkıntım varsa, dardaysam, burnumdan öfke solur, takılanlara kızar, esip yağarım.
Babamın himmetiyle, "Çok Yönlü Kalkınma Kooperatifi'ne üye olmuştum. Üç beş delibozuk, ağız birliği yaptık. Almanya'ya yazıldık. Bu iş, sonraları, bir sevda oldu, yüreğime oturdu. Düğün dernek neymiş, hepsini unuttuk. Gözlerimiz yolda, umudumuz postacının çantasında, bekledik.
Bir gün; "Kâğıtların gelmiş!" dediler. Koştum. Göz aydıncılara ikrâmda bulundum. Elime tutuşturulan zarfın üzerindeki yazıyı çatpat okudum: "Foyraz Yürekli." Güldüm.
Sordular:
- "Hayrola, ne var?"
- "Yok bir şey!"
- "Canım, niye gülüyorsun öyleyse? Ortada açık bir şey mi gördün?"
- "Yoo!"
- "Eee?"
- "E'si, bunlar bizden olmalı. Baksanıza, onlar da adımı Foyraz diye bellemişler."
Kahkahalar arasında, eksik evraklarım tamamlandı. Yolculuk, ayrılık, gurbet telâşına düştüm. Çünkü bizim, asker ocağından başka, bilip gördüğümüz, tanıdığımız gurbet mi var?

II.
Adı, Poyraz Yürekli. Benim bahçıvanım. Geleli birkaç gün oluyor. İşine düşkün, çalışkan. O da, diğerleri gibi her gün tıraş oluyor, kokular sürünüyor, bıyık bırakıyor. Fakat, onlardan farklı bir tarafı var. İşçi tulumunu giyince hüzünleniyor, olanca gücünü işine veriyor. Besbelli, hüznünü, iç sıkıntısını unutmak istiyor. İşini bitirip, sırtından tulumunu çıkarınca, hürriyetine henüz kavuşmuş olanların sevincini yaşıyor.
Yalanım yok! Gözüm hem kendini, hem işini tuttu. İşinin ehli, hünerli. Ufak tefek hediyelerimi, hele birayı, geri çevirmiyor.
Yalnız!
Ne yalnızı? Hangi yalnız?
Yalnızlar, saymakla tükenmez!
Dul hemşireme yüz vermiyormuş. Komşu kızlarına aldırmıyormuş. Karımın komplimanlarına ses çıkarmıyormuş. Arada bir, geceleri, eve geç dönüyormuş. Dilimizi de sevmiyormuş.
Anlayacağınız, kabahati çok.
Hele, hele?
Kiliseye hiç gittiği yok!

B
Delinin zoruna bak... Adamın işi, gücü yok. Kalıbı, ensesi, keyfi yerinde. Hani zamandır dinime, imanıma karışır oldu. Sağda solda beni kolluyor. İnancımı yaşamalıymışım.
Elbette!
Ama nasıl?
Bir yabancı toprağa düşmüşüm. Yönümü kestirmem, kıbleyi bulmam güç. Yakınımda, yamacımda bir tanıdık da yok. Yüzümü yere eğip, gâvura mı sorayım?
Onu da denedim. Bir ikisi, kem küm etti. Anladı veya anlamadı. Her biri, bir başka yönü gösterdi. Şaşırdım, kaldım. Allah büyüktür, bağışlar. Bu umutla yaşıyorum. Buna yaşamak denirse, tabii?
Şu süsenler, niye solmuş öyle? Sarmaşıklar da sarı lekeler... Madam Klaus değil de, herifin arsız kardeşi bayan Maria var ya, bu süsenlere, sarı lekeciklere bayılıyor. Varıp altlarını bellemeli, suya doyurmalı onları. Toprak altüst olunca, kana kana suya doyunca, süsenler ayılır, sarı lekecikler kaybolur. Bayan Maria, kızarmış!..
Varsın, kızsın. Umurumda mı?
Cümle kapısı açıldı. Bayan Maria, balkondan sesleniyor:
- "Az içeri gelsene Foyraz."
Gittim.
Evde kimsecikler yok! Salonda in-cin top oynuyor. Yan odanın yarı açık kapısından, hafif bir müzik sesi geliyor. Bayan Maria, saçlarıyla oynuyor. Tarak olmuş parmaklar, sarı saçları yol yol açıyor. Ortalıkta, adamın gönlünü çelen, aldatıverecek gibi olan lavanta kokuları. Barda biri dolu, iki kadeh duruyor.
Fakat ben, inanır mısınız bilmem, bütün renklerden değil de, ille sarıdan, sarışından nefret ederim.
Nasıl oldu bilmem, bayan Maria, saçlarıyla oynamayı bıraktı. Bana doğru uzandı, silkindi.
Dizbağlarım çözüldü. Acaba yanlış mı görüyorum? Rüyada mıyım. Taş gibi, çırılçıplak bir kadın, işte karşımda duruyor. Gözlerinde manalı gülücükler...
Fakat ben, sarışınlardan nef...
Dudaklarım alev alev yandı. Kalbim, demirci körüğü gibi çalışıyor. Poyraz, amansız bir kasırganın avcına düşmüş.
Yan odaya geçemedim. Daha doğrusu, bir tuzağa sürüklenirken, ayıldım. Bayan Maria'nın suratında patlayan tokat sesine, kapı zili karıştı.
Kapıda Albert ve çocukları. Bozum oldum. Utandım. Kulaklarımda bayan Maria'nın sözleri:
- "Ne pahasına olursa olsun ben, bunu sana ödetirim Foyraz."
Süsenlerle, sarmaşıklarla birlikte, yerin dibine geçtim!
Ben, Poyraz Yürekli.
Ama, ne yürekli?

III.
Bilmez miyim, kabahat bizim yosmada. Fakat karıma, çocuklarıma ne demeliyim? Hemşirem, basılmanın etkisinden olacak, odasına kapandı. Uzun zaman dışarı çıkmadı. Sonra gözlerine kan oturmuş, salona döndü. Hiç birimizle konuşmadı. Aklı, fikri Poyraz'da olmalı, bahçeyi gözleriyle taradı.
Poyraz yoktu.
Biz, cümle aile suskunduk!
Belki de katılıp kalmıştık.
Aldırmadık.
Hemşirem, umudunu kesmiş olmalı ki, hıçkırıklarını koyuverdi. Bağıra, öğüre ağladı.
Doğrusu, içim parçalandı.
İlktir, onun hakkında kötü düşündüm.
- "Alacağın olsun Poyraz!" dedim.
Hemşiremin neşesi yerine geldi.
Sabahı, ailenin büyükleri, karım, ben ve hemşirem birlikte toplandık. Durumu görüşüp, bir karara varacaktık. Teklif, Maria'dan gelmişti. Başını alıp giden Poyraz, ne bütün gece, ne de şu vakte kadar eve döndü. Besbelli, gizli bir köşede, utancının azabını yaşıyordu.
Durumunu kavrar gibi oldum. Artık, ondan bize fayda yoktu. O, dönüşü olmayan bir yolu, henüz adımlamaya başlamıştı. Belki bana kızıyor, üstüne çullanmadığım, onlarca uygun olan davranışta bulunmadığım için de sövüp sayıyordu. Maria, hazırladığı oyunu, başarıyla sürdürememiş, tuzağının kelepçesini boş bırakmıştı. Bu yüzden de, oldukça üzgün görünüyordu.
Bekledim. Konuyu, o açsın, istedim. Karım, aradan sıyrıldı.
- "Ben" dedi, "bu konuda kararsızım. Siz, iki kardeş, neyi arzularsanız, ben de o yolda, size katılırım. İzninizle!"
Gönlüm karardı. Fakat, salon genişledi, ağır kapı üstümüze kapandı.
Ben, Maria'ya baktım. O da, bana!
Olacak gibi değil.
Öksürüp, aksırdım. Söze başladım.
- "Görüyorsun!" dedim, "Poyraz, yok artık!"
- "Öyle!"
- "Ne düşünüyorsun?"
- "Gururumu!"
- "Bunu, önceden düşünseydin..."
- "O zaman aklım başımda değildi. Foyraz'dan ümitlenmiştim. Duruşunun, çalımının, sakinliğinin, sihirli gözlerinin esiri olmuştum. Kadınsızlığını kamçılayıp, onu elde edebileceğimi sanmıştım. Ne yazık ki, yanılmışım!"
- "Öyle görünüyor."
- "Evet, öyle."
- "Nasıl bir çıkış yolu düşünüyorsun?"
- "Önce, işten atalım. Başka işyerlerine, bana yaptıklarını anlatalım. Burnu sürtülsün. Pes etsin, ayağıma düşsün. Özür dilerse, gelip buyursun, evimin direği olsun."
- "Peki. Ya gelmezse?"
- "Az da olsa, ümidim var."
- "Haydi, hayırlısı!"
Alınan kararı, hemen uyguladık. Poyraz'ı, dört yanından sardık. Elini, kolunu böğründe bıraktık.
Tam ayrılacaktım, Maria seslendi:
- "Albert!" dedi. "Bir mesele daha var. Bütün gece, huzursuzdum. Çekirgelerin akınına uğradım. Sanki hepsi, Foyraz olup oturmuşlardı. Beni, seni, bayan Klaus'u, çocuklarınızı, hemen herkesi, her şeyi, iliklerimize kadar sömürüyorlardı. Kaçmak için, köşe bucak aradım, bulamadım. Bütün her şeyi doldurmuşlardı. Binlercesi uçuşuyor, konacak, sömürecek bir şey arıyorlardı. Bu korkunç çekirgelerin akını, sabaha kadar sürdü. Uyanmasam, devam edip gidecekti. Ne dersin?"
- "Çok ilgi çekici!" dedim.
Dedim ya, Maria'nın "çekirgeler akını" sözüne tutuldum. Onlar, gerçekten çekirge gibiydiler. Bizi, dört yanımızdan sarıp kuşatmışlar, inançlarımızı, sevgilerimizi, göreneklerimizi, medeniliğimizi, elimizdeki ekmeğimizi dipten doruğa, kemiriyor, kemiriyorlardı.
Onlara, adı ister Poyraz olsun, ister Foyraz, hemen hepsiyle de, bütün varlığımızla baş etmeğe çalışmalıydık. Yoksa, bu akın, bir tufana dönüşecek, ayağımızın altındaki toprakları, ansızın çekip alacaklardı.
Karım, ben ve Maria, savaş bayrağını açtık. Kalabalıklar, umulmadık bir sayıda, sokağa döküldü. Büyüdük, herkesin dikkatini çektik. Tehlikeyi haykırdık!
- "Türkler, dışarı!"

C
Sözüm ona, medeni dünyada yaşıyorum. Az buçuk, ben de uygar sayılırım. Ülkemde, Avrupa'ya, bu medenî dünyaya en yakın uçta yaşamıyor muyum? Çalışmakmış! Fazlasını verdim, köle oldum. Bir Maria'nın gönlünü almadım diye, barbarlara karıştım. İşimi de kaybettim. Medenî yürüyüşmüş! Hak aramakmış, ha? İçine tüküreyim. Çekirgeler gibi sokakları dolduracaksın. Ulu orta konuşacaksın. Bunca adamı tedirgin edeceksin, korkutup ürküteceksin. Olmazsa, kapı dışarı edeceksin!
- "Bütün Türkler, dışarı!"
Oh, ne âlâ!
İşsizlik, canıma tak etti. Hangi kapıyı çaldımsa, ellerim boş, çevrildim. Çeşitli hakaretlere katlandım. Niçin?
Hepsi yalan! Bunca tuzaklar birer masal!
Bizi, körpe yaşta çektiler buraya. Aklımızdan, gücümüzden, işimizden faydalandılar. Alın terimizin karşılığını bile, onların kasasında sakladık. Uzaktaki ülkemizden gelen seslere aldırmadık. Daha çok kazanabilmek hırsına kapıldık.
Sonuç?
Sonuç ortada.
Geride kalan posamızı ne yapacaklar?
Elbette, cadde-sokak, çarşı-dükkân, okul-ev, şehir-köy, ulu orta meydan meydan haykıracaklar:
- "Türkler, dışarı!"
Karşı koyacağız.
- "Karşı koyacağız da, ne olacak?"
Kendi payıma ben, bıktım, sıkıldım, tükendim. En iyisi, yurda dönmek değil mi?

IV.
Öncüler, dönmeye başladı. Çekirgelerin akını kırıldı.

Ç
Çekirgelerden kurtuldum.
Artık, memleketimdeyim.
Çok şükür!

Oyhan Hasan BILDIRKİ

GÖZDE GEDİK / SUNU: BİRKAÇ ŞİİR, İKİ ŞAİR

Kuşluk Vakti *Öykü * Oyhan Hasan BILDIRKİ

Han'ım hey!
Kara gecelerin ardı sabah. Sabah dinçlik demek, dahi gayret demek. Sabah, tamı tamına bütün yeni başlangıçların anahtarı. Niyet, sabahın perdesi. Şol perde, kara gecenin sayısız parlak yıldızlarını örter. Dahi perde, parlak yıldız sayısınca umutları söndürür söndürmesine de, ara sıra bazılarını yeşertiverir. Ol yeşerme, şol hayatın devamı demektir. Yalnız; niyet kötüyse, cümle işler sarpa sarar. Dahi niyet iyiyse, cümle işlerin sonu hayra çıkar. Hüner, ol perdeyi tam kıvamındayken açabilmekte.
Gerisi güneş...
Güneşi yakaladın mı, ötesi kolay!
Amma güneş, er adamın üstüne doğmaya! Dahi güneş, kalpazanların dışındakileri yatağında yakalamaya!
Tavukların serdarı göğsü güzel al horoz, vaktin erdiğini duyurmak için olmalı, kısa kısa, dahi kesik kesik dem tuttu, öttü. Kara gecenin yıldızları bile tek tek söner oldu. Alaca karanlıkta karşı yatan ulu dağlar dahi seçilmeye başladı. Şol minarelerde de İslâm bülbülleri şakıdı. Bazı evlerin pencereleri tek tük dahi olsa şavkıdı, turunculaştı. Sakalı ağarmış kocalardan bazıları da yola düştü. Karşı yatan ulu dağların ardı kızardı. Gittikçe açılan, dahi halka halka yayılan renk cümbüşü, bütün âlemi tuttu. Ahırda atlar kişnedi, tokatta danalar böğürdü. Kümeste tavuklar cıyak cıyak. Beli, yaşayana yeni bir sabah başlayacak.
Kadersizin Çakır, gürleyip söylendi:
- Kalk bre avrat! Handiyse bak, güneş üstümüze doğacak. Kan uykusuna mı yattın? Er sabah yatan avrat, adamın evini yıkar, dahi ocağını söndürür derler. Haydi, davran bre avrat! Kalk!
- Sabah sabah dellenme, herif! Zorun ne? Kalkıyoruz işte!
- Sözümün üstüne söz koma. Avradın hası, dahi huyundan tutulur. Huyun, huy değil.
- Ne varmış huyumda? Hangi eksiğimi gördün de, sabah sabah tafra satmaktasın?
- Alınma be kınalı kekliğim, gönül verip sevdiğim, uğruna evler bastığım, ak boz atımın terkisinde diyar diyar dolaştırdığım, dahi dal dal, boy boy oğullarımın anası! Görürüm, naza dahi gelemez oldun.
- Sırasız horoz bile ötmez. Şimdi nazın vakti mi?
- Öyle say!
- Say demesi kolay da, nedendir vaktin ucunu kaçırmışız. Kocalık, maskaralık! Oğul oğul desek, medet yok. Tez mürüvvetlerini görelim dedik, kancık koynuna saldık. Avrat buyruğuna girip, dahi evi köyü hepten unuttular. Hasretlerine mi yanarsın, yoksa yalnızlığına mı kan doğrarsın? Feleğim şaştı. Dahi sığır sıpa derdi, ahır temizliği, şol tokat süpürmesi, elimde ayağımda can mı bırakıyor? Şu yorgunluk, başa belâ! Canım geçmiş. Uyuyakalışım bundandır, beli bil.
- Demem o değil bre evimin direği, kınalı kekliğim! Oğul hasreti, beni dahi bunaltıyor. Dahi ovanın dikeni, zincanı, tozu, dahi yılanı, çıyanı gözümü yıldırıyor. Lâkin, kadere isyan olmaz. Alınyazımız, şerefimiz. Kanada kaldırıp uçurduğumuz evlâtlarımız, elbet kendi yollarında gidecek, beli.
- Doğru dersin. Lâkin hasretlerine katlanmak zor! Oğul kokusu, şol koca dünyanın en büyük lezzeti. Dahi cennet kokusunun tıpkısı. Hayırsızlar, burnumda tütüyor. Avluya girmelerinin hayâli, yürek yangınlarımı hafifletiyor. Dahi umudum, vefâsızlıklarını silip götürüyor. Ne yaparsın? Benimki ana yüreği. Her derde katlana katlana örseleniyor. Hem, sana dahi acıyorum. Ya elden ayaktan kesilirsen, ya kör boğaz uğruna katlanmak zorunda kaldığın işe çıkamazsan, ol vakit ne eder, ne tutarız?
- Tasalanma, bre kınalı kekliğim! Şol koca dünyada tersini gören yok. Söyleyenler, doğru demiş: Olacakla öleceğin önüne geçilmez. Dahi işler, eninde sonunda olacağına varır. Amma gönül dediğin alçaklara konmaz, dahi yükseklerde uçar. Şol kısacık ömrümüze, bin yıl yaşayacakmışız gibi, tamam bütün umutları yükleriz. Palazlarımızı koca adam sayar, dahi kendi yerimize koruz. Hemi de yapacaklarına bile karışırız. Bırakalım, gönüllerince yaşasınlar demeyiz. Koca dünya, çelişkiler dünyası. Oğul uşak dediğin sabun köpüğü. Dahi vakitsiz köpürmez, beli bil.
- Gevezelik neticesiz. Perişanlık, çene ağrısı. Dur hele dur da, kalkayım! Nankör boğazı doyurmak gerek.
- Acele etme!
- Neden?
- Nedeni basit. Zorlu bir rüyânın tutsağı olmuşum. Koca gece, kurtlarla boğuştum. Binlerce canavar peşime düştü. Kaçtım, arkam sıra yetiştiler. Gizlendim, önüme çıktılar. Derken, ölülere çattım. Ölü görmek, diriliğe işarettir derler. Aralarından Pelvan Rıza ile güreş tuttum. Lâkin bu defa o beni, aldı aldı yere çaldı. Ele güne maskara etti. Cümle yoldaşlarım, dahi tamam bütün akranlarım, ondan yana geçti. Meydanda bir başıma, yapayalnız, kara yere çakılı kazık gibi kaldım. Tek başıma! Yapayalnız. Kolum kanadım kırık.
- Herif, herif! Sen rüyâ müya görmezdin. Dur hele, hemen kötüleme. Azıcık hayra yor!
- Yüce Tanrı'm, bize baksın! Hayırlar yüzümüze gülsün. Lâkin gönül verip sevdiğim, kalem kaşlım, koşa badem ağızlım, şol korkularım, cesaretimi kırıyor. Sanki Pelvan Rıza, beni dahi yanına çağırıyor. Beni dahi, öbür tarafa çekip götürmek sevdasında.
- O nasıl lâf öyle? Ağzından yel alsın!
- Alsın! Kınalı keklik sekişli, uğru nakışlı, anlı çatmalı, çeviklikte ceylana benzer Zehra Ana, kalkıp yerinden doğruldu. Abdestliğe çıktı. Boşalan ibrikleri yüklendi, pınara gitti, doldurdu geldi. Akşamdan ocağa bıraktığı çalı çırpıyı tutuşturdu. Nefis körlemek uğruna, şol tarhana tenceresini ocağa vurdu. Karıştırdı, karıştırdı. Hayâllerinin sonsuz baskınlarına uğradı. Birinden diğerine koştu. Yakalamak istediklerinin peşinden gitti.
Han'ım hey!
Söz uzarsa tavsar, incelir, kopar. Sözün durduğu yerde dahi, hareket başlar. Hareketin olduğu yere dahi bereket yağar. Hayatın hası, iyisi, yaşanacak olanı bile budur.

Karşı yatan kara dağlar aydınlanınca
Cümle âlem uyandı.
Göğsü al kınalı bülbül öter ötmez
Soylu atların akınları başladı.
Bilinmez ufukları tutacak gibi
Kurt kuş, dahi börtü böcek seslendi
Tavla tavla taylar kişnedi
Taze akınlara çıkacak gibi
Karşı yatan kara dağlar aydınlanınca
Tavla tavla taylar kişnedi
Başladı akınları soylu atların
Bereket yüklü ufuklara doğru
Bütün dudaklarda aynı nida:
Cümle yeni günlere merhaba!
Merhaba, merhaba dağa taşa!
Merhaba, merhaba kuşa kurda!
Gizlenmiş bir gümüş taç gibi
Umut, bilinmez ufuklarda!

Sofra kuruldu, toplandı. Acı yavan, kuru soğan ne varsa bölüşüldü, paylaşıldı.
Kadersizin Çakır, avluya çıktı. Karabaş'ın yaltaklanmasına aldırmadı. Karabaş köpektir, tıynetinden olmalı, sahibinden yüz bulamayınca küstü, sırtardı, kısık kesik havladı. Ahırda atlar kişnedi. Durmadı, dahi kümeste tavuklar gıdakladı, cıyakladı.
Kadersizin Çakır söylendi:
- Hoşt, Karabaş! Rahat dur. Maraza çıkarmanın sırası değil, dahi sabah sabah yaltaklanma. Tonla işim gücüm var. Bacağıma dolanacağına, arabanın yanına git. Haydi!
Karabaş, hırlamasını kesti. Kulaklarını eğdi, ol burnu yerde, toprağı koklaya koklaya, denilen yere gitti, çöktü. Hemen çakal uykusuna yattı. Lâkin Kadersizin Çakır'ın tamam bütün davranışlarını, sağa sola gidişlerini, dahi nefes alışını bile gözlüyordu.
Kadersizin Çakır da durmadı. Tez arabasının yanına yürüdü. Çemberi yerinden oynamış tekeri, kendine doğru çekti. Şol demirin soğukluğunu da, dipten doruğa bütün yüreğinde hissetti. Döndü, Karabaş'ın önünden geçti, oku yakaladı yokladı. Alçak kanatları daha yüksekçeleriyle değiştirdi. Arka dingilde asılı kovayı, dingil üstüne abanmış küreği yerinde gördü, sevindi. Ot minderi aldı, yerine koydu. Şol kamçısını havada şaklattı, minderinin yanına bıraktı. Beklemedi, ahıra girdi. Karabaş durur mu? Ol dahi öyle yaptı. Peşi sıra yetişti, aralık duran ahır kapısından içeri süzüldü. Boy boy atlar tereddütteler. Bakıcılarını görünce sevindiler, kişnediler. Lâkin Karabaş'tan hoşlanmadılar. Öfkelerini, şol kızgınlıklarını toynaklarıyla toprağı eşeleyerek belli ettiler.
- Huysuzlanma, Akkız! Bugün sıra sende. Oyunbozanlık istemem. Yolumuz da hayli uzak. Düz ovayı aşıp, karşı yatan kara dağların eteğine gideceğiz. Yükün bile çok, ha!
Nice şol yarış atlarının anası Akkız, burnundan soludu, kişnedi. Kadersizin Çakır, hatılın üzerindeki demir tarağı aldı. Akkız'ı tımar etti. Yele arasında yuvalanmış bir keneyi dahi buldu, çıkardı, yere attı, çiğnedi. Kaşağı, Akkız'ın sırtında gezindikçe, şol at rahatladı. Kaçamakça dahi olsa Kadersizin Çakır, diğer atlarını bile tımarladı. Akkız'ı yalancı yularından çözdü, dahi kapıya kadar yedekledi. Sonra yana çekildi, aralık kapıyı ardına kadar açtı. Kapanmasını önlemek için önüne irice bir taş koydu. Acelesi olan Karabaş'a öfkelendi. Akkız'ın sağrısına şaplağını yapıştırdı. İrkilen Akkız, hızla ileri atıldı, dahi dışarı boşandı. Koştu, arabanın yanına vardı. Karabaş dahi peşindeydi.
Kadersizin Çakır, koşum takımlarını omuzlandı, hamutları aldı, tez Akkız'ın yanına vardı. Hamutu, Akkız'ın boynuna taktı. Koşum takımlarını bağladı. Beklemedi, geri döndü, ahıra girdi. Beli, tek atla onca yükü taşımak, karşı yatan kara dağların eteğine ulaştırmak zordu. Bu düşünceden olmalı, Kadersizin Çakır, ince fikre daldı. Tez, Dorutay'ı dahi yedekledi, ahırdan çıkardı.
Dorutay'da bir kurum, bir çalım! Geniş avluyu baştan uca arşınladı. Durmadı, şaha kalktı. Azad olmanın verdiği keyifle, tozu dumana kattı. Handiyse şol asma çardağını bile yıkacaktı. Geldi de, Akkız'ın yanında durdu. Okun sağına geçti. Tokaların bağlanması, kolanların sıkılması, gemlerin takılmasıydı derken, dahi araba sefere hazırlandı.
Kadersizin Çakır bel kuşağını sıktı, yağlığını çözdü, evirdi çevirdi, dahi yeniden başına doladı. Yelek ceplerini yokladı. Gitti, kümesin kapağını açtı. Yem torbasına uzandı, avuç dolusu darıyı dahi etrafa saçtı. Beklemedi, içeri seslendi.
- Oğullarımın anası, kız Zehra! Daha azık çıkınımı hazırlamadın mı? Hangi kalenin burcundasın? Şimdi vakit, dahi altından kıymetli. Bekletme beni! Davran!
- Sabrın sonu güzele kavuşmak değil mi, oğullarımın babası? Elbet vaktin kıymetini biz dahi biliriz. Patlamadın ya! Çıkının hazır! Az bekle, getiriyorum.
- Elini tez tut! Akkız'ın yanında acemi tay var. Acemilik, körlüktür derler, beli bil. Sonra Dorutay, sabırdan mabırdan anlamaz. Yola çıkıp yorulmazsa, dahi ok mok dinlemez, kırar atar. Acelemin sebebi budur.
- Geldim, geldim! Lâkin dilerim güzel Allah'tan, düşündüğün önüne çıkmasın! Dorutay, kaygısız başına iş açmasın! Elbet iyisini sen bilirsin. Lâkin bir terslik olursa, yazıda yabanda, düz ovanın ayazında ne yapar, ne tutarsın?
- Her şeyi düşünmüşüm, kınalı kekliğim! Meraklanma! Bir aklımı, iki etme! Evvel Allah, hepsini hallederim.
- El yumruğunu yemeyen, kendi yumruğunu balyoz sanırmış derler. Ya dorunun tersliği tutarsa? Yanına yedek at katmadığına pişman olursun, beli bil.
Azık çıkınını, yırtıcı doğanın avını kapışı gibi alan Kadersizin Çakır, gerisini dinlemedi. Çıktı, ot minderinin üstüne oturdu. Şol kırbacını havada şaklattı, dizginlere asıldı, "Bismillah!" dedi, avludan yola çıktı.
Sabah ayazı, bıçak gibi kesiyor. Güneş, karşı yatan dağların ardından yükseliyor. Cümle kuşlar uyanmış, söyledikleri türkülerinin birinden diğerine geçiyorlar. Dorutay da acemi değil, yola girmiş, yordam biliyor gibi. Akkız'ın yedeğinde olmak, besbelli ona dahi güven veriyor. Nal sesleri, teker gıcırtılarını bastırıyor. Sabahı yakalamak, keyif verici. Sabahı yakalamak, dahi yaşamak demektir. Düşünce, oğul veriyor. Karabaş, şimşek gibi. Kâh öne geçiyor, kâh geride kalıyor, oyun yapıyor. Ama, Kadersizin Çakır'ın yüreği bungun, buruk. Yürekteki kırgınlık giderek dile vuruyor:
- Ah ne olaydı, oğullarımdan bir dahi yanımda olaydı! Ne gezer? Tamamı, avrat aklına uydular. Sofraları da ayrılınca, beli bizi dahi yok saydılar, umursamaz oldular. Ne diyeyim? Yazımız böyle yazılmış olmalı! Avuç kadar dünya, oğullarımı, nasıl becerdiyse becerdi, kendisine köle yaptı. Anayı, atayı saylamaz oldular da, dahi kendi dertlerine düştüler. Ata orda yalnızmış, kime ne? Hasretlerine yanıyorlarmış, kim bile? Koşa badem ağızlı gelinlerden izin almak zor! Zor da, sanki bayramı seyranı bile unuttular. Bir kerecik bakalım, kapılarını çalalım diyenleri dahi yok. Hayırsızlar! Şimdi, içlerinden teki yanımda olsaydı, karşı yatan kara dağları bile un ufak ederdik. Yükün tasasını çekmezdik. Dorutay'ın acemiliğini dahi hiç düşünmezdik. Birlikte, elbet olmazları oldururduk.
Akkız, kişnedi. Dorutay, tereddüt içinde. Karabaş da, birdenbire durdu. Vakit su gibi akmış, çabucak geçmişti.
- Dur bre Dorutay, hemen panikleme! İlk durağımıza vardık işte. Karabaş bile senden usta! Görüyor musun, nerede durulacağını çok iyi bellememiş mi? Şimdilik, toyluğuna vereyim. Bir daha paniklersen, kırbacı yersin, beli bil.
Çayyüzü'ndeki değirmen dönüyor. Cümle kapısı ardına kadar açık. Boşnak kardeşler, işlerine yasılmışlar. Değirmen taşlarının gürültüsü, dışarıdaki sesleri bastırıyor. Ol sebepten, gelenleri de fark etmediler. Ambarda buğday bittikçe, çuval değiştirdiler, ağız bağladılar.
Kadersizin Çakır beklemedi, söyledi:
- İyi sabahlar!
Yüksekçe dillendirilen bu dilek, iki kardeşi dahi boş bulunduklarından olmalı, yerlerinden sıçrattı. Geri dönüp de baktılar. Kadersizin Çakır'ı gördüler. Saçı, kaşı gözü, demir tarak taşıyacak palabıyığı un tozuna bulanmış olan küçüğü, sözü karşıladı.
- İyi sabahlar! Aleykümselâm!
- Erken mi geldim?
- Yükün eli kulağında! Şimdi onları hazır ediyorduk.
- Epey sürecek mi?
- Son çuvaldayız!
- Bu, iyi işte!
- Biz, sözün ağırlığını biliriz. Töre gereği, verilen söz, tutulmalı. Yok tutulmayacaksa, şol söz de edilmemeli. Lâkin, hepten yalnızsın be Çakır! Yükün oldukça ağır bugün! Oğullarının köküne kıran mı girdi de, birini yanına almazsın?
- Hepsi yerinde sağlar, be ustam! Hayırları kendilerine, hiç bize faydaları dokunmasa bile olur.
- Hemen savunmaya geçiyorsun! Bizimki, sabah yarenliği! Senin gücünü, işine olan düşkünlüğünü dahi biliriz. Ol sebepten geceyi böldük, tatlı uykumuza kan doğradık, Çakır'ın yolu uzak dedik, durmadık geldik. Son çuvalın dahi bitti. Yükün tamam! Yüklemene yardımcı oluruz. Amma, keşke bir yardımcın olsaydı.
- Oğul, gömeç balı! Oğul, eziyete kıyamadığımız! Bizim canımız sağ. Yoldan, yükten çekinmeyiz... Savunmamız, sevgimizin mihengi. Benimkiler vefasız diyelim, sizinkiler nerede?
- Görüyorsun işte, onlar dahi erkenci değiller!
- Hepsinin dayanıcısı var. Korkuları yok.
- Ne zamana kadar? Biz, şol dünyaya kazık kakacak değiliz.
- Öyle de, bunu kime, nasıl anlatacaksın? Hangisi dertten anlıyor ki?.. Kabahatin büyüğü bizde. El bebe, gül bebe büyüttük onları. Yemedik yedirdik, giymedik giydirdik. Karakullukçuluk yaptırmadık. Sıkıntı görmediler. Ol sebepten olmalı, hâlden anlamıyorlar, geçmişi anıp geleceği dahi düşünmüyorlar.
- Doğru dersin bre Çakır, ama kime dersin? Bu sözleri çerçeveletip alınlarına çakmalı. Ola ki anlayalar.
- Yardıma gelecek misiniz?
- Elbette!
Kadersizin Çakır beklemedi, dışarı çıktı. Koşulu arabasını değirmen kapısının ağzına yanaştırdı. Karabaş'a çıkıştı.
- Ayağımın altında dolaşma be köpek, ezilirsin! dedi.
Kollaştılar, dolu un çuvallarını arabaya yüklediler. Karşı yatan kara dağların ardında yükselen güneş, azcık da olsa, sabah ayazının belini kırmıştı. İşe yasılmanın verdiği sıcaklık, dahi her üçünün bedenini ısıtmıştı. Nefes alıp verdikçe, sanki bitmez tükenmez duman fıçısına düşmüş gibi onu soluyorlardı.
- İki çuval da tuz atacakmışsın, ağa öyle dediydi.
- Aklımda! Sağlıcakla kalın!
- Güle güle! Yolun açık olsun!
- Âmin!
Asıl yolculuk, şimdi başladı. Kadersizin Çakır, tuz çuvalları yüklenirken, az biraz zorlandı. Kocalık maskaralık diye düşündü. Delikanlılık günlerini aradı. O zaman, üst üste konmuş iki dolu çuvalı bile bana mısın demez, kaldırıp koparırdı. Şimdi ne kadar saklasa dahi, açık etmeyip gizlese dahi, bir yardımcıya ihtiyacı olduğunu anlıyordu.
Han'ım hey!
Yola çıkan adam, türkü çağırmadan edebilir mi? Kadersizin Çakır dahi öyle yaptı. Dili döndüğünce, gönlüne doğduğu gibi, kâh sıkıntılarını, kâh umutlarını söyledi, bakalım ne söyledi?

Uzanıp giden yollar
Hangi umudun peşindesiniz?
Yavru şahandan mı ayrıldınız,
Yuvadan palaz mı uçurdunuz,
Evvelinden sona doğru
Önden arkaya doğru
Uzanıp giden yollar
Hangi umudun peşindesiniz?
Uşağınız atanız mı var gurbette
Aşınız, işiniz mi var gurbette
Uzanıp giden yollar
Eksiksiz tek tek söyler misiniz,
Hangi umudun peşindesiniz?

Dar, karanlık irim yolu başladı. Dorutay, ilkin ürker gibi oldu. Akkız'a ayak uyduramazsa, imkânı yok, irimi çıkaramayacak. Sağrısı terden vıcık vıcık olmuş. Akkız keyifli. Bildik bir yolda olmanın da rahatlığını yaşıyor. Kadersizin Çakır'ın kırbacı şaklamıyor. Ayaz kesildi. Lâkin çamur berbat. İrim kenarını baştan uca kuşatan zincan dikenleri, yakıcı. Değdiği noktayı sanki kezzap sürülmüş gibi yakıyor. Teri kurumaya başlayan Kadersizin Çakır'ı, bir kaşıntıdır tuttu. Omuz başlarını, bağrını kanatacakmış gibi kaşıdı. Söylendi;
- Yoksulun süsü bitle sirke, derler. Bitlendik mi, ne? Yolda bir Allah'ın kulu dahi yok. Allah vere de bir terslik olmasa. Dorutay'dan korkum boşunaymış. Acemiliğini de bu sefer yenecek gibi. Başarırsak, onu dahi ödüllendirmeliyim. Arpanın hasını, samanın iyisini ona dahi veririm. Emeksiz yemek olmaz. Davran bre Akkız! Yürü bre Dorutay! Akşama geri dönmeliyiz.
Her şeyin başı, kısmet. Kısmet dahi şol karşı yatan ulu dağların ardında. Kolunu uzatsan, cümle karşı yatan kara dağları yakalayacaksın sanki. Hava soğuğa yatıyor. Adamı sarsan, yakaladığı yeri yakan bir ayazdır başladı yine. Kadersizin Çakır'ın kuruyan teri, noktaladığı yeri buza kesti. Eli, yüzü, sırtı ve dahi yüreği bile üşüdü. Durmak zamanı olsa, yükü hafif olsa, bekleyecek, atlarını soluklandıracak, çoban ateşi yakacak, ısınacak. Kocalıktan mıdır nedir, kemiklerine kadar titredi. Üşüdüğünü unutmak için, Karabaş'a çıkıştı.
- Imsık ımsık peşim sıra gelme, bre Karabaş. Koş, atıl, öne çık! Teker izlerini koklayıp duracağına, öne geç, dahi bize kılavuz ol.
Köpek, önce duraladı. Şaşkınlığı geçince, aldığı buyruğa uydu. Öne çıktı, şimşek gibi ileri atıldı, delicesine koştu, koştu. Kadersizin Çakır dahi durmadı, kamçısını havada şaklattı. Kamçı ıslıkları kâh Akkız'ın, kâh Dorutay'ın kulaklarında çınladı. Atlar, dört nala kalktı, hızlandılar. Koştular, koştular.
Şol koşunun sonu, çamurda bitti. Atlar, çamura girer girmez duraklayıp hız kestiler. Dar irim, rutubet kokuyor. Ağır, tiksindirici bir koku bu. Gündüzlerin şahı güneş, handiyse tepelerinde, iri ağaçların dallarıyla oynaşıyor. Dar irim sıkıcı. Bir terslik olmadan aşılması gerek. Araba, çamura saplanacak gibi. Atlar, yer yer, koşum kayışlarını zorluyorlar. Kadersizin Çakır düşündü. Doğru olanı tutmak için, kamçıya yasılmaktan, atları sıkıştırmaktansa, dizginleri bıraktı. Atladı, yere indi. Atlarının zorlandığı yerde, arabasını iteklemeye başladı. İyi de yaptı. Yoksa irimin çamuru, bitecek gibi değil. Kara yılan gibi kıvrıla büküle uzayıp gidiyor.
Aniden davudî, sert, kart bir ses gürledi:
- Uğursuz arabacı! Öne çık, atlarını durdur hele. Bu geliş nereye? Ölümüne mi susadın? Paytak ördek gibi başın yerde geziniyorsun?
Kadersizin Çakır, boş bulunduğundan irkildi.
Karabaş, saldırıya geçti. Yıldırım misali, sesin geldiği tarafa seyitti.
Beriki, çıkıştı:
- Hoşt ulan, imansızın köpeği! Hoşt! Uğursuz arabacı, çağır köpeğini yanına. Şol köpeğin, bana ve hayvanlarıma zarar verirse, şeytanın tef çaldığı bu yerde, cümlenizi doğram doğram ederim. Hadi, durma çağır itini.
Kadersizin Çakır, ne yapacağını, nasıl davranacağını kestiremedi. İlkin köpeğine seslendi. Karabaş'ı yanına çağırdı. Sonra da öne çıktı. Baktı, gördü. Karşısında bir adam azmanı, burnundan soluyor. Uyuz eşeğinin yedeğinde onlarca deve sıralanmış. Develerinin yükü dahi balyalanmış saman. Her iki tarafın dahi, bu dar irimde geri dönmesi imkânsız... Say ki, kısmetin kör düğümüne çatmışlar. Düğümü çözmek bile akıl kârı değil.
- Selâmsız deveci! Bakıyorum, dilin kan doğruyor. Lâfın iyisini hangi dağda kodun geldin?
- Hem yoluma çıkacaksın, hem bana dağlı diyeceksin, hem dahi selâm bekleyeceksin. Olacak iş mi bu?
- Sana dağlı diyen kim? Hangimiz, hangimizin yoluna çıktı? Dahi develerin çanını niye bağladın öyle? Belki daha ileride, çamur deryasının olmadığı bir yerde bekler, irimden geçmeni kolaylaştırabilirdim. Şimdi ne olacak?
- Olacağı, sen düşün. Devenin çanına ne karışıyorsun? Deve benim, çan benim. Nerede bağlayıp çözeceğime dahi ben karar veririm. Keyfimin kahyası mısın, ha?
- Ağam! Sabah ters tarafından mı kalktın, ne? Olacağı niye ben düşünecekmişim? Yol hakkı benim. Neden dersen, saatlerdir çamurun, dahi zincanın kahrını çektim. Önüme de böyle uygunsuz bir biçimde çıkmasaydın, yarım saate kalmaz, irimi aşar, gemi başını tutardım.
- Yol hakkı seninmiş! Sen, öyle san! Hak dediğin şey, değirmen damında olur! Bu cehennemde, güçlü olan kimse, hak onundur, beli bil!
- Anlaşmanın yolu?
- Anlaşmanın yolu: Ne yapıp edecek, geri dönecek, bana yol vereceksin!
- Ya vermezsem?
- O zaman, kısmetine doğrananı kaşığında görürsün.
- Ağam!
- Ağam deme bana, cıbıl. Deveci Sansar nam Bekir'i duyup da işitmişliğin yok mu?
- Yok be ağam.
- Ulan imansız. Ağam deme bana, demedim mi sana? Ağalığı kimler düşürmüş de ben bulayım? Ağalık, korkaklıktır. Ağalık, eğilmektir. Şimdiye kadar bu zincanı bol, çamuru derya olan şol irimden dahi benim geri dönmüşlüğüm yok.
- Lâkin şimdi geri döneceksin.
- Bu, bir emir mi? Sen, kime meydan okuyorsun?
- Neye sayarsan say. Yüklü arabayı, onca yolu aşıp buraya dahi geldikten sonra, imkânı yok, geri çeviremem. Hem dahi, irimin darlığını görmezden gelme. Nereye, nasıl kıpırdayayım?
- Ulan imansız cıbıl! Ulan talihsiz arabacı! Kısmetin kötü. Dahi ne edecek, ne yapacak geri döneceksin. Yüklü develerime yol açıla. Haydi durma. Meydan direği misin, nesin? Dimdik duracağına, yol aç. Hadi, durma!
Geliyorum demeyen belâ, kendini tellâllar aracılığıyla duyurmayan katmerli belâ, dar irimin ortasına çöreklendi. Kısmetin kör düğümü yumak oldu dahi çözüleceği yok.
Şol belâ, kara bir yılan. Belâ, zincan dikeni. Kara belâ, çamur. Katmerli belâ da, Sansar nam Bekir.
Pirincin çepelini ayıklamak zor.
Kadersizin Çakır olduğu yere, kesik sırtına çöktü. Fikrince çare aramaya başladı. Sansar nam Bekir, kendi işine baktı. Dahi tekmil develerinin bağlı çanlarını tek tek çözdü. Durmadı, eşeğinin yanına vardı. Çul heybenin gözlerine baktı. Aradığını bulunca, sevindi, fersiz gözleri parladı, yiğitlik damarı kabardı. Söyledi;
- Gidinin imansız cıbılı! Daha öyle orada lök gibi duracak mısın? Yol kesmek neymiş, şimdi anlarsın.
Çul heybenin gözünden çıkan yılan dilli bıçak, havada parladı. Karabaş durmadı, karşı saldırıya geçti. Uyuz eşek pustu. Atlar kişnedi. Kara bulutlar, dar irimi daha da kararttı. Yılan dilli bıçak, defalarca havaya kalktı, indi. Kalktı, indi! Kadersizin Çakır, hendeğe düştü... Sırtından, boynundan, yüreğinden kıpkızıl kanlar fışlıyor. Karabaş panikte. Dorutay, koşum takımlarını koparmış, ileride develeri geçemeyince, zincanların ortasında aralıklı bulduğu kovuktan aşıp olanca gücüyle geriye dönmüştü. Durmadı. Yıldırım oldu, çaktı, şimşek oldu aydınlattı.
Han'ım hey!
Kara haber tez duyulur. Bu defa dahi öyle oldu. Hele hele işin ucunda ölüm dahi varsa, uzaklar hemen yakınlaşır. Yıldırım ateşleri, şimşek alevleri düştüğü yeri yakar.
Zehra Ana, çatmalı alnını sıkmış, avlusunda dövünüyor.
- Duydunuz mu komşular, neler oldu? Benim görür gözüm görmez, tutar elim tutmaz, duyar kulağım duymaz oldu. Evimin direği yıkıldı! Kadersiz'ime pusu kurmuşlar, tatlı canını almışlar. Kancık düşman, sırra kadem basmış.
Çakır'ın kanı, yerde duruyor.
Vay, ol karşı dağlar yıkılsın! Vay, şol gök kubbe devrilsin! Yüreğimdeki yangın söner mi hiç?
Erim, oğullarına hasret gitti. Dal gibi, fidan gibi büyütüp el koynuna soktuğumuz oğullarım, vefâsız çıktı. Sağlığında atalarını unuttular. Şimdi birer ikişer toplanıp geliyorlar ama ne çare? Ne çare? Gelip de bulacaklar mı? Yüreğimdeki yangını benimle paylaşacaklar mı? Yoksa boyunlarını kırıp, öylece kara yere bakacaklar mı?
Fidan gibi erimin, şol evimin direğinin kanı, kanla yunacak mı? Bunlarla mı, şol yüreksizlerle mi? Ne çare?
İşte şimdi, dayanaksız, yapayalnız kalakaldım. Acım büyük, sabrım kalbura dönmüş. Yüreğim yanıyor. Şimdi oğullarım, birer ikişer gelip yanımda dursalar dahi ne çare? Onlar, evinsiz başak gibiler.
Benim umudum torunlarda. Yavru balaban bakışlılar, haydi koşun, durmayın öyle. Kadersiz Çakır'ımın öcünü alın!
Oy anam, oy!.. Ne çare, oğullarım, ne çare? Şimdi top top geliyorsunuz, ne çare? Dün, neredeydiniz? Hangi kara çalının dibinde, eğleniyordunuz da babanızı, arkasız, kolsuz kanatsız bıraktınız? Ne diye hiç arayıp sormadınız? Babanızı, hasret ateşlerinde yaktınız!

Yukarı Git

Bütün Öykülerim

Bana ulaşmak için yukarıdaki URL adresini kullanın